Ana sayfa    Haberlerimize Ulaşın         Ziyaretci Defteri   Resim Galerisi                  

     

 

    REŞAT COŞKUN'UN TÜM YAZILARI

Kuka Tesbih

     ( Hikaye )

Mahmut Ağa ailesiyle köyde yaşıyor ve gül gibi geçinip gidiyordular. Artık iyice ihtiyarlamış olan bu yaşlı adam ilk eşinin ölümünden sonra şimdiki hanımını almıştı. Yeni eşi de şansına helal süt emmiş bir kadın çıkmıştı. Kocasıyla arasındaki bir hayli fazla olan yaş farkını bile hiç sorun etmemiş,  kendi rızasıyla ona varmıştı.

Mahmut Ağa, bir gün hanımını yanına  almış ona;

- Hanım, Allah’a şükür halim vaktim yerinde, dünyalık desen başımdan yağıyor. Eş dost desen kapımız çalıyor. Hatırımızı sayıyor, gönlümüzü hoş tutuyorlar. Eşim olarak da senden ziyadesiyle memnunum. Allah’tan daha ne isteyebilirim  ki? Artık bir kulu olarak benim onun benden isteklerine kulak vermem gerekiyor. Sağlığım yerindeyken hacca gitmek istiyorum… Gençlerde ölür ama benim gibi ihtiyarlar illaki… Ne dersin?

- Bey, senin isabetli kararların karşısında ben ne diyebilirim ki?  Lakin bir sorun  var. Sen gittikten sonra bunca işi nasıl çekip çevireceğim? Gerçi hizmetçiler ve uşaklar zor işleri bana bırakmıyor, sağ olsunlar  yapıyorlar. Ama senin yaptığı  işler bana kalacak. Üstesinden gelebilir miyim? İhtiyar gülümsedi:

- Hanım sen bunları dert etme. Ben gerekli planları yaptım. Hac farizası esnasında sana yük olmasın diye bu yılki mahsuller ile beraber malı ve davarı da satmayı düşünüyorum. Sadece küheylan ve evim günlük süt ihtiyacı için sarı kızı eğleyeceğim. Böylece sana da yük olmazlar.

- Genç kadın kocasının maksadını anladı. Yine de anlamamış gibi yaptı.

- Neden yük olsunlar ki?

Mahmut Ağa, elini uzamasına yeni müsaade ettiği, duasını yaptırdığı sakalına götürerek:

- Burası köy yeri; ben hacdayken dedi kodu çıksın istemem. Ne şeytanı gör ne de ihlası oku. Nasip olur da  sağ salim dönersem hayvanları sattıktan sonra yaptırdığım altınları bozdurup, tekrar mal ve davar alabiliriz… Buradaki emektarlarımızı da ben dönene kadar Asım Bey’in yanına göndeririz. Böylece fitneye de fırsat vermemiş oluruz.

- Sabah olunca hazırlanan faytonuna bindi. Şehre, kendisini yokluğunda kullanılmak üzere evin ihtiyaçlarını tedarik için yola koyuldu. Her ne alırsa alsın;  gelen parayla bur bir kibrit bile olsa dostundan almayı tercih ederdi. Hayvanların satışından da altın almak üzere girdiği dükkanın sahibi de bu tür dostlarından biriydi. Çaylar içildi. Sohbetler edildi… Heybeyle getirilen paralarla Reşat Altınları alındı. Buradan çarşıda ne var ne yok diye meraklanıp; köylülerinin uğrak yeri olan Erzincan Çarşısı’na geldi. Kahvenin kapısından daha adımını içeri atar atmaz, kapıda kendisini karşılayan  garson;

- Ağam, Hüsnü Amca yana yana sizi arıyor. Saat üçte tekrar geleceğini söyledi. Şunun şurasında üçe on var. O gelene kadar bir çayımı içerseniz o da gelmiş olur.

- Olur evladım. Haydi getir, bakalım. Ama nasıl içtiğimi biliyorsun. Tavşan kanı olsun. Hem de yeni kesilmişinden.

Gelen çayını yudumlarken bir yandan da kendi kendine hayırdır, inşallah! Bu adamdan tek bir iyilik yok. Ablasına talip olduğumda; başlık parasında bile en ufak bir ikrama yanaşmadı. Araya girenlerin hatırını hiçe saydı. İlle de odunumun parası der gibi ille de bu kadar başlık parası dedi, durdu…

Bu düşüncelere dalıp gitmişken, Hüsnü kahveden içeriye girdi.

- Sabahtan beri Erzurum kazan, ben kepçe; sizi arıyorum. Necati Bey’den koyunlarını almak istedim. Tek şartla veresiye verebileceğini söyledi; sen kefil olursan. Adam mal meydanında bizi bekliyor. Satmamak için verdiği süre dolmak üzere. Gecikirsek başkalarına satar. Haydi gidelim Ağam. Bir iyilik ardı astarı sadece kefil olacaksın… Beş, altı ay sonra sen hacdan dönünce borcumu öderim…

Gidildi. Kefaletle alınacak mallar buna lüzum kalmadan, daha önceden yapılmış altınlar, keseden çıkarıldı. Necati Bey’in avucuna bir bir sayıldı.Peşin alındı. Bu işi pek  de gönül hoşluğuyla yapmamıştı. Şimdiye kadar ne bir kimseye kefil olmuştu. Ne de kimseden veresiye mal almıştı. Bu işi de bu geleneğini bozmamak adına yapmıştı. Ancak biraz emri vaki şekilde olması moralini bozmuştu.

Bir an önce köye varmak istiyordu. Gündüz gözü, karanlığa kalmadan… Hem hacca gittiği için köylüler hacı daveti yapıyorlar, her biri bir öğüne davet ediyordu. Bu akşam da yine bir eve davetliydi. Davet edilmedi daha doğrusu davet edemeyenlere de kendisi gidip helallik alıp vedalaşacaktı. 

Sabah olunca bavullar hazırlandı. Atlar koşuldu. İşini gücünü erkenden bitiren köylüler hacı adaylarını uğurlamak üzere kapının önünde yığılmaya başlıyordu… Bu esnada karşı köyden eniştesini yolcu etmek üzere siyah bir atın üzerinde Hüsnü belirdi… Bu atı da başlığın yanında şart koşup almıştı. Mahmut Ağa’nın en çok sevdiği, şimşek adını verdiği atını. Atın eğeri alındı, gemi çıkarıldı, yemlendi.Çünkü atın Hüsnü’den çok hatırı vardı.

Hanımının hatırını düşünerek hareket saatini biraz ertelemeyi uygun gördü. Hüsnü:

- Hacım, sağ olun koyunları  almama yardım ettin. Ben de ancak onları köye götürüp yerleştirdim.

Ancak yine size işim düştü. Satıştan elde ettiğiniz paraları ne yapmayı düşünüyorsunuz?

- Hiç!

- Nasıl yani?

- Ne bileyim nasip olursa hac dönüşünde tekrar besi için mal, davar alırım herhalde.

- O zaman bu da demektir ki bu paralar altı ay yatacak. Bizim köyde Musa mallarını çok cazip fiyata  satışa çıkarmış. Şehre taşınacakmış. Sizdeki paraları bana verin. Ben de sebeplenmiş olurum. Hem kanlısı var, mazanlısı var. Paraların evde olduğunu sağır sultan bile duyar. Biliyorsunuz buralar küçük yer. Böylece eviniz hırsızların hedefi olur. Allah korusun! Bacımın canı ve namusu… Sizin de adınız lekelenir. Maazallah…

Biraz düşündükten sonra Mahmut Ağa dışarıdaki insanları  da daha fazla bekletmemek için:

- Galiba haklısın.

- Haklıyım ya…

Hanımının getirdiği paraları ve altınları saymaya gerek bile duymadan Hüsnü’ye teslim etti. Sadece paraların getirildiği kutuda kuka tespih  kalmıştı. Dede yadigarı onu da alıp cebine koydu… Çünkü bunun kendisinde manevi değeri, halk arasında da maddi değeri fazlaydı. Hem hacı olmadan eline almayı düşünmediği bu tespihi kendisiyle hacca götürmek daha iyi olurdu… Hüsnü sevinçle vedalaştı. Musa malları kimseye satmadan gidip ben alayım diyerek evden ayrıldı. Tabi ki üstün körü helallik almayı da ihmal etmedi…

Hazırlanan yaylı arabaya binen Mahmut Ağa da şehre oradan da Hicaz’a gitmek üzere yola koyuldu… Ardından sular döküldü… Dualar edildi…

Günler günleri haftalar haftaları kovaladı.  Zaman su  gibi geçti. Hacılar kafileler halinde köylerine dönmeye başladı. Hal böyle olunca köylüler, köylerinden hacca gitmiş olan biricik hacılarını beklemeye koyuldular. Özellikle de çocuklar…

- Önünde Türk Bayrağı asılı mavi taksi uzaklardan belirince, en çok sevinen çocuklar oldu. Avaz avaz bağırmaya başladılar;  hacı geliyor,  hacı…

Araba köy meydanında durdu. Ayak üstü görüşüldü. Uzun uzadıya görüşmeler sonraya bırakıldı. Çünkü hacıları yorgundu. İstirahata ihtiyacı vardı. Ertesi gün bavullar açıldı. Getirilen hediyelikler bir bir çıkarıldı. Zemzemler seccadeler, takkeler, yüzükler, tespihler, hurmalar…

Mahmut Ağa özellikle çocukları çok sevdiğinden onlara yönelik hediyelik eşyaların alımına ağırlık vermişti. O her fırsatta çocuklara dini bayramlarda ve onların hayatlarını derinden etkileyecek sünnetlerinde hoşlarına gidecek pahalı eşyalar alırdı ki o hediyeyle birlikte onlarda din de derin ve sevinçli bir iz bıraksın. Hayatlarının en güzel hatıralarını dinle alakalı günler oluştursun…

Kendi babası da böyle yapmıştı. Hatta bir bayram günü hediye dağıtımı yaptıktan sonra… Kendisine evladım bu gün emaneti yüklenecek yaşa geldiğini umuyorum demiş elindeki tespihin ipini kırmış, avucundaki taneleri çayıra fırlatmış onları noksansız bulup tekrar eski haline getirmesini istemişti. O da uzun uzun düşündükten sonra eline tırpanı alıp koskoca çayırı biçip noksansız tespihi tamamlamıştı. Doksan dokuzu tamamladığında bayramı bayram olmuştu..Yorgunluğunu unutturan bir huzur bulmuştu..Yere her eğildiğinde  bulup avucunda sıkıca tuttuğu tane unu mutluluktan uçurmuştu..

İki hafta geçmesine rağmen kayınbiraderi hala  göz aydına gelmemişti. Bu duruma Mahmut Ağa bir anlam veremiyor, bu durumdan kaynaklanan sıkıntı için için kendisini yeyip bitiriyordu. Uzun uzun düşündükten sonra meseleyi hanımına açmayı uygun buldu.

- Hanım!

- Efendim bey.

- Bizim hayırsızdan ses seda çıkmadı. Benim yokluğumda buralara uğradı mı?

- Hayır seninle çıktı. Bir daha da uğramadı.

- Yoksa farkında olmadan özdük mü?

- Niye üzelim ki?

- O zaman en iyisi haber gönderelim. Çağıralım gelsin. Kendisinden öğrenelim meselenin iç yüzünü. Bakalım  onu buralara uğramaktan, selamı sabahı kesmekten alıkoyan şey nedir?

Haber gönderildi. Ertesi gün Hüsnü başı öne eğik bir vaziyette eve geldi.

- Nerelerdesin Hüsnü?

- Hacım iflas ettim!

- Hüsnü nasıl olur?

- Hayvanların hepsi telef olmadı ya?

- İşte olan oldu; iflas ettim.

- Peki sonuç?

- Sonuç şu ki iflas ettim, bittim.

- Yüksek kârla malları sattığım adamlar sahtekâr çıktı.

- Sana olan borcumu da ödeyecek durumum kalmadı.

Bu konuşmalardan sonra sessiz sedasız evden ayrıldı. Sırra kadem bastı. Artık hiçbir zaman da uğramadı. 

Düzeni bozulan Mahmut Ağa da bir daha kendisini toplayamadı. Para edecek neyi var neyi yoksa satıp savıp şehre yerleşti. Burada geçimini kiraya verdiği arazilerin geliriyle kıt kanaat  sürdürüyordu. Artık çarşıya bile çıkmadan çoğunlukla evde oturuyordu. Nadiren gittiğinde de sabah namazından sonraki vakitleri tercih ediyordu. Çünkü bu saatlerde civar köylerin arabaları şehre gelmediğinden kahvede yüklü miktarda çay parası ödemek zorunda kalmıyordu… O bir ağaydı. Ağalıkta vermekle olurdu. Zaten bundan dolayı ağanın eli tutulmaz deyimi vardı…

Yine  böyle bir günün sabahında geçmişteki ihtişamlı günlerinin şahidi olan kuka tespihiyle kahveye girdi. Bu tespih nesilden nesile aktarılan, paha biçilemeyen zenginlikti. Şehirde dillerde dolaşan bir efsaneydi. Kıymeti onu satın almak için nice zenginlerin neredeyse bir servet önermelerine karşılık bu tekliflerinin kabul görmemesinden kaynaklanıyordu…

- Hacı olduktan sonra tespihine muhabbeti daha da artmıştı. Onda atalarının parmak izleri, Allah’ı zikirleri vardı. Şimdi kendisinin parmakları bu tespihte dolaşıyordu. Yarın oğlunun, oğlundan sonra torununun…

Uzak masalardan birinde oturan çarşının hamallarından olan Bekir;

- Hacım o tespih satılık mı?

- Evet satılık ne olacak?

- Hiç sordum.

- Ne kadar?

- İki çift öküz parası.

- Yani üç bin lira.

- Evet.

Aslında başından savmak için öylesine evet demişti. Allah’ın garibanında o kadar para ne arardı. Yoksa Allah korusun! İki tercihten birini yapmasını isteseler, canını vermeyi seçerdi. Tespihini asla… Çünkü o atalarından kendisine miras kalmaktan öte torunlarının kendisindeki emanetiydi. Bu tespihin satılarak kendisine kefen parası yapılması durumu ortaya çıksa, çıplak gömülmeyi göze alır da  satmayı göze alamazdı.

Hiç yapmadığı bir şeyi yapıp ertesi günde sabah  namazından sonra kahveye gitti… Yine uzak bir köşedeki masada oturan Bekir:

- Hacım o tespih satılık mı?

- Kaç para?

 Dün dedim ya!

- Yani üç bin lira.

- Evet…

Bekir elini cebine götürdü. desteyle parayı çıkardı. Masanın  üzerine koydu. Olanlar karşısında hayretten dona kalan Mahmut Ağa’nın elindeki tespihi alıp, uzaklaştı. Verilen görevi yapmış olmanın gururu, bu işi başardığından ötürü alacağı ödülün sevinciyle gözden kayboldu.

- Mahmut Ağa da çağrılan Cankurtaranla hastaneye kaldırıldı. İçindeki, kutsal emaneti koruyamamanın utancıyla nasıl yaşayabilirdi ki?

Fakirlikte dostları elenmiş, etrafındaki riyakar gülüşler yok olmuştu. Bu duruma seviniyordu. Az sayıdaki gerçek dostlarıyla, evlatları hastaneye koştular. Akşam olunca babasıyla baş başa kalan küçük oğlunun dikkatini çekti. Babasının elinden hiç düşürmediği tespihinin artık babasının elinde olmadığı.

- Baba tespihin nerede? Bunu biraz da; Allah gecinden versin ama taktiri İlahi gereğince ölüm falan vaki olursa, babam Allah’ı hatırlamış ve onu anarak gitsin diye sormuştu…

- Evlat!

- Efendim hacım.

- Sana bir şey anlatacağım. Beni can kulağıyla dinle…

- Buyur baba.

- İnsan ağzından çıkana dikkat etmeli… Çünkü söz ağızdan çıkana kadar insan onun sahibidir. Ağızdan çıktıktan sonra da söz insanın sahibidir. Ayrıca kişi karşısındakini küçük görmemeli. Ben ne yazık ki bu hatalardan ikincisini yaptım. Bir hamalda iki çift öküz parası ne arar diye küçük gördüm. Bedelini de çok ağır bir şekilde dede yadigarı tespihle ödedim.

Sana vasiyetim: O tespihi bul ve al. Galiba babamın bana teslim etmesindeki imtihandan senin ki biraz daha zor olacak… Ama senin işini şöyle kolaylaştırayım. Alsa alsa onu Necati Bey almıştır… Onu ne  yapıp et, al. Torunlarımdan birine teslim et. Hayatta hep hata yapma korkusuyla yaşadım. Geldiğim noktada şunu öğrendim ki böyle  düşünmekle büyük yanılgı içindeyim.  Asıl olan hata yapmaktan korkmak değil hata yaptığında farkına varmamak, en kötüsü de insanın kendi hatasının farkına varamadığı noktada hatasını söyleyecek yüreklilikte dostunun olmamasıdır. İnsanın asıl korkması gereken de bu olmalı evlat… Ben rabbime kavuştuğum gün sen mezarıma gelebilirsin. Ancak bir daha tespihi alana kadar gelmen yasak. Bu görevi şayet başarırsan benim de huzur içinde yatmama vesile olacağı için babamın mezarının üzerinden benim mezarıma,benim mezarımdan da ona toprak at.

Çok zaman geçmeden Mahmut Ağa ahirete intikal etti. Vasiyeti üzere babasının yanına defnedildi… Küçük oğul Kayhan’ın görevi de başlamış oldu böylece…

İlk iş olarak babasıyla son konuşmasında adı geçen Necati Beyle irtibata geçmek için onun yaşadığı köye gitmeye karar verdi… Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra köye vardı. Karşılandı…

Necati Bey’in evine daha doğrusu konağına gidildi. Necati Bey:

- Hoş geldin…

- Ben de seni bekliyordum. Yeğenim…

- Beni mi bekliyordun ?

- He ya seni bekliyordum.

- Nasıl olur?

- Peki neden olmasın ki?

- Şey!

- Bak yeğenim senin baban benim yıllardır ata dede dostumdur. Rahmetliden defalarca yalvarırcasına istememe rağmen o kuka tespihi bana vermedi… Bu bende bir tür saplantı oldu… Ancak dayının ondan aldığı paralarla satın aldığı malları muşlulara satıp borcunu ödememesi üzerine; sana anlatmışlardır mutlaka, böyle bir yola başvurarak o tespihi satın aldım. İstedim ki dostuma böylelikle yardımda bulunmuş olayım. Sen de biliyorsun ki bu parayı başka türlü ister borç, ister hediye verseydik almazdı.

Bu kez tespihi saplantımdan kurtulup, sevgili dostuma yardım amacıyla almaya çalıştığımdan Allah bu isteğimde beni muvaffak kıldı…Zaten bizim medeniyetimizde neyin sahibi olduğundan çok nasıl sahip olduğun önemlidir.Niyetimi bilmesem insanların benim bu yola başvurarak sahip olmamı kınamalarından dolayı yaşayamazdım…Evladım al bendeki babanın emanetini… Bir şartla öyle yemeğini burada benimle yiyeceksen!

Bu duruma sevinen Kayhan demek ki insanlık ölmemiş, bu millet büyük millet. İçlerinde böyle insanları var. Nereden nereye… Ne umuyordum ne buldum… Bir de derler insan oğlu çiğ süt emmiş…

Beraber yemek yedikten sonra gönül rahatlığıyla  yola koyuldu. Babasının kendisine vermiş olduğu birinci görevi anlının akıyla tamamlamıştı. Sıra ikincisindeydi. Zaten ikincisinin, birincisinin yanında zorluk bakımında sözü bile edilemezdi… Birincisi öyle bir görevdi ki babasının mezarını ziyaret edebilmesi bile ona bağlanmıştı… Eve gelince akşamdan kazmayı, küreği ve Kur’an-ı Kerim’i hazırladı. Sabah olunca ikinci sözünü yerine getirmek için harekete geçti.boynunda asılı olan Kur’an-ı Kerim, omzunda taşıdığı kazma ve kürekle… Birden babasının bir sözünü daha doğrusu tavsiyesini daha hatırladı. “Oğlum, kitaplarını ve ekmeğini belinden aşağıya gelecek şekilde taşıma”

Nihayet aile kabristanının başına gelmişti.  Kur’an-ı Kerim’i açtı. Yasin Süresini okudu… Babasının mezarının üzerindeki toprak yığınını kürekle bir kenara yığdı. Sıra dedesinin kabrine geldiğinde kazmayla eşeledikten sonra kürekle buradaki toprağı babasının mezarına atmaya koyuldu. Epeyce bir toprak atmıştı ki gözüne bir çantanın ucu göründü… Çalışmasını hızlandırdı. Topraktan çıkardığı çantanın içini açtı. Çantaya bakılacak olursa buraya gömüleli fazla zaman olmamıştı. Bilemedin bir veya iki yıl olmalıydı. Allah! Allah! Kim neden buraya gömsün ki diye düşündü.  Çantayı açtı… İçinden bir mektupla büyük bir kese dolusu altın çıktı. Önce mektubu okumaya başladı.

Sevgi evladım Kayhan: “Gördüğün gibi bu gün toprağın altındayım. Senin görevini yapmış olmanı Allah’tan niyaz ediyorum. Ne tuhaf değil mi? Burada yatan babanın lisanının elindeki kağıt olması.

- Tespih işini başarmışsan, bunu nasıl başardığını bilmiyorum. Ancak dedenin toprağını üzerime atmanı istememdeki muradım bu çantanın eline geçmesini sağlamaktı. Kese içindeki altınlar sana istikbal sağlamak için bırakıldı. Ben bu paraları pey akçesi olarak saklıyordum.

Dayının olayına gelince daha evlendiğimizin ilk günü annen bana dayına dikkat etmemi söylemiş, özellikle borç para vermememi sıkı sıkı tembihlemişti… Ben bilerek ve isteyerek söz konusu paraları ona vermiştim… Böylece benden uzaklaştırmış olmakla kalmadım. Çevremdeki insanların benimle olan dostluklarını ve sadakatlerini sınama imkanı buldum. Sağ olsun, annen bu imtihandan başarıyla  çıkanlar arasındaydı. Beni varımla sevdiğinden çok yoklukta da sevdi… Şimdi sana düşen yeniden düzenimizi kurmak kapılarımızı bu imtihandan geçen dostlarımıza sonuna kadar açmandır. Kimlerin dostumuz olduğunu merak edersen, annene sorman yeterli. Ondan dostlarımızı öğrenebilirsin. Rabbim yar ve yardımcımız olsun.”

ÖĞRETMEN

        İhtiyar adam  hanımının ölümünden sora ikinci evliliğini yapmıştı. Bu evlilikten de üç çocuğu olmuştu.Bunlardan biri de Hüseyin’di. Hüseyin henüz beş yaşında olmasına rağmen emsallerinden daha büyük sorumlulukların altına girmişti.Okul müdürü onu okul bahçesinde oyun oynarken keşfetmiş, ilkokula kaydını yaptırmıştı.Tabi ki bunu  kafasına göre yapmamış Hüseyin’e bir takım sorular sormuş, aldığı cevapların doğru ve isabetli cevaplar oluşundan etkilenerek bu kayıt işlemini yapmıştı.Bu küçük çocuk da müdürü mahcup etmemiş her sene sınıfını pekiyi ile geçmişti.

      Artık ilk okul bitmiş orta okula kaydedilme zamanı gelmişti. Babası Hüseyin’i karşısına alarak büyük bir adamla konuşuyormuş gibi onunla sohbete koyuldu.Babası onun geleceğini ilgilendiren karalarını hep onunla karşılıklı konuşarak ve  birlikte bir karara vararak alıyordu..Yine önemli bir karar almaları gerektiğini babasının onu karşısına konuşmak için almasından anladı..

-         Babası: Evladım Hüseyin.

-         Hüseyin: Efendim hacım.

-         Sen benden ihtiyaçların için para istiyorsun değil mi?

-         Evet,hacım.

-         Evladım, yarın senden de para isteyecek evlatların olacak.Onlara bu parayı nasıl vermeyi düşünüyorsun?

-         Okuyup adam olarak….

-         Babası tebessüm ederek; “Güzel yavrum,bakarsın bir meslek sahibi olmak daha iyi olabilir.Gel seni en iyisi bir ustanın yanına bu yaz tatilinde çırak verelim.Çalış bak. Belki bu işi okumaktan daha çok seversin. İleride çocuklarına da bu işten kazandığın paralardan verirsin.Yok beğenmez de okula gideceğim dersen kayıt zamanına epey bir zaman var.” dedi..

-         Hüseyin hiç ihtiraz etmedi”.siz nasıl uygun görürseniz öyle olsun.” dedi.

-         Ertesi gün erkenden kalktılar, kahvaltılarını yaptılar.Birlikte yola koyuldular.Bir motor tamircisi dükkanındaki ustaya babası onu teslim ederek  ayrıldı.

Hüseyin tulumunu giyerek işe koyuldu.Çırak olduğu için daha ziyade usta ve kalfaların kendisinden istediği alet ve edevatı getirip ötürüyordu.İlk haftayı böyle geçirdi.Babası kendisiyle konuşmadan, kendisinin onunla konuşamayacağını bildiğinden babasının kendisiyle konuşması için dualar edip duruyordu.Nihayet bir sabah evden çıkacakları sırada babası Hüseyin’e nasıl gidiyor diye sordu?Bunu soruyu işe başladığının ilk gününden beri bekleyip duran Hüseyin Hacım:”Kararımı verdim. Ben okuyacağım.” dedi ve başını öne eğerek babasının vereceği cevabı beklemeye koyuldu.

-Babası;”Evladım, karar vermen için yeterli bir tecrübe edinmedin.Bence sen okul kayıtları yapılana kadar bekle, karar vermek için henüz erken…” dedi.Hüseyin için işe gitmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.Her gün is ve pas içinde kaldığı işe gidiyor ve geliyordu..Aldığı haftalıklar ve bahşişler tek tesellisiydi.

          Her gün üzerine gün doğmadan sıcacık yatağından mahmur gözlerle kalkarak gittiği işinde ellerinin üşümesinden okulların açılma zamanın yaklaştığını seziyordu.Soğuğun kendisini daha bir belli ettiği demirden yapılma alet ve edevatlar küçücük ellerini morartacak ve çatlatacak derecede üşütüyordu.Bu üşümenin adı kılıçtan keskin olan Erzurum soğuğuydu.Adeta üşüyen demirden araç ve gereçler ısınmak için insanın eline ayağına yapışıyordu.Hele bir de insanın elleri ıslak oldu mu yandı gülüm keten helva..İşte bu üşüme yoluna ışık saçtı ve doğru karar vermesine yaradı.Sabah kahvaltısı içi oturdukları sofrada babasının kendisiyle konuşmak istediğini fark etti.

          -  Babası: Kesin kararın verdin mi?

          -  Hüseyin: Evet hacım ben okuyacağım.

          -  Babası: Peki,bu kararını vermende neler etkili oldu?

          -   Hüseyin: Hacım,soğukta çalışmaktansa okulda sıcakta ders çalışmak ve yeni bir şeyler öğrenmek daha iyi.

           -  Babası: Hım!Şimdi oldu..Ama bir karar verdin.Kararına saygılı ol.Ölüm var, yitim var.Verdiğin sözü unutma.

             Okula kaydı yaptırılınca dünyalar onun oldu.Biriktirdiği haftalıklarının bir kısmıyla okul giysileri alınınca bu sevinci büsbütün arttı.Siyah önlükten kurtulmanın yanı sıra ilk kez giydiği lacivert okul kıyafetleri ona büyüdüğü hissini veriyordu.Bu mutluluğu ne yazık ki kısa sürdü.Hayatında ilk kez hastane yüzü gören babasının bu görüşü ilk ve son görüşü oldu..Yürüyerek gittiği yerden maalesef omuzlar üzerinde getirildi.Bir

hafta boyunca iyileşmiş olarak döneceğini hayal ettiği babası iki gün de evde yattıktan sonra dünyaya veda etti. Artık küçücük omuzlarına evi de yükü binmişti..Zaten erken yazılmasından dolayı emsallerinden iki sınıf ilerdeydi.Bu da onu bulunduğu sınıfın yaşça en küçüğü yapıyordu..Kendisinden yaşça ve fizikçe ilerde olanlarla yarışmak zorundaydı...

               Babasının hep bir gün çıkıp geleceğine olan kanaati uzun sürmedi.Bunu okul çıkışında evin geçimini sağlamak için çalışmak zorunda kalışı ona  çabuk öğretti..İki öğün okula gidiyor, çıkışlarda gece yarılarına kadar çalışıyordu.Minicik ellerinde bu çalışmadan kaynaklanan lekeler bütün çabalarına rağmen bir türlü temizlenmiyor ve onun yaptığı işi ele veriyordu..Boyacılık…!

               Babasına vermiş olduğu söz her yılgınlığa kapıldığında onu kamçılıyor daha bir azimkar yapıyordu..Üzüldüğü bir şey vardı. O da para kazanma mecburiyetinden dolayı yeterince ders çalışamamak ..Bunun da derslerde pür dikkat kesilerek , dersi derste öğrenerek hallediyordu..Yine okulda olduğu böyle bir günde öğretmenlerinden bir tanesinin dikkatini ellerindeki lekeler çekti…Neden ellerini yıkamadığını sordu.Utana sıkıla ellerindeki lekelerin yaptığı işten dolayı kalıcı izler bıraktığını söyledi..Öğretmeni verilen cevaptan hoşnut olmamış bir şekilde aç bakayım ellerini dedi.Elindeki tahta cetvelle yumdurduğu parmak uçlarına onar tane vurdu..Hüseyin sustu….İçin için, içine incilerini döktü.Öğretmen ellerine değil  aslında yüreğine vuruyordu.Elleri yüreği olmuştu sanki…Kanaatince yaptığı iş yanlış bir iş değildi..Bunu öğretmenine de söylemişti.Annesi de ona kar eden ar etmez demişti.Öğretmenin dövmesine değil,suçsuz ve günahsız yere dayak yemesine yanıyor ve bu okkalı dayağa bir türlü anlam veremiyordu. Türk Devrimlerini gösteren panonun yanında bu dayağı yemesi iyice onurunu kırmıştı..Bu köşede eğitim alanında yapılan yeniliklerde  güler yüzlü bayan öğretmen kendisine bakan öğrencinin gözlerinin içine sevgiyle bakarak çocuğu cesaretlendiriyordu. Bu resim günümüzün eğitim anlayışını,kavuğu bir tarafa, cüppesi bir tarafa uçmuş,gözleri öfkeden dolayı yerinden fırlamış,elindeki çubukla, falakada yalvaran gözlerle kendisine bakan çocuğun bu yalvarışlarına aldırmayan hoca tipiyse geçmişin eğitim anlayışını  ifade ediyordu..Hele batı hayranı hem de bayan bir öğretmenden bu okkalı dayağı yemesi sonucunda içinden kartallar havalandı…Şahinler kanat çırptı..Kendi kendine ben öğretmen olacağım ama bunun gibi olmayacağım dedi…Sustu ve okuldan çıkarak eve gitmek için yola koyuldu.Yaşadıklarının annesine ulaşmaması için bildiği bütün duaları etti.

Aradan bir hayli zaman geçti.Artık büyüdüğü için devam ettiği oto tamircisinde kalfa olmuş ve girdiği üniversite imtihanının sonucunu merakla bekliyordu.Tahminlerine göre istediği hukuk fakültesine girecek kadar soruyu çözmüştü.Gece boyunca  gözüne bir türlü uyku girmedi. Çünkü ertesi sabah gazetelerde sınav sonuçları yayınlanacaktı.Sabah olur olmaz ilk işi bir gazete almak oldu.Heyecanla sayfaları çevirdi.Nihayet listenin verildiği kısma ulaştı. Telaşla baktığı sayfada kendi numarasının da var olduğunu ve üniversiteyi kazandığını gördü.Dünyalar onun oldu. Babasına vermiş olduğu sözü tutmuş olmanın gururuna, üniversiteyi kazanmış olmanın sevinci eklendi. Akşamı dar etti kazanmasına kazanmıştı lakin gazeteden almış olduğu fakülte kodu acaba hangi bölümü gösteriyordu?.Sınav kitapçığına bakınca başından aşağıya kaynar sular döküldü.Kazandığı bölüm hukuk fakültesi değil, öğretmenlikti!!.Bu sıralamada on yedinci tercihiydi.Oldukça yüksek bir puanla buraya girmesine bir türlü akıl sır erdiremedi.  Duruma bakılırsa tercih sıralamasında bir  yanlışlık yapmıştı.Neden on yedinci sıradaki tercihi dördüncü sıraya kaymıştı?...Bütün bu olup bitenleri düşünürken birden orta okul sıralarına kadar gerilere gitti.Öğretmeninin ellerine vurduğu o günü hatırladı ve tatlı bir tebessüm etti.Dayak yerken verdiği sözü,yaptığı duayı ve ettiği yemini hatırladı.Artık yapacak bir şey kalmamıştı.Bundan dolayı iyi bir öğretmen olmak için okulunu bir an önce bitirmeye çalışacaktı…

Reşat COŞKUN

KALBİM ŞAHİDİMDİR

 Benim ömrüm de böyle geçti.

Buna kalbim şahidimdir.

Geçtim; tüm yanıp yakılışlarımla

Gülistanlardan;

Güllere renk verdim.

Damarımda dolaşan alevden kandan.

Kokular saçtım içimdeki ahtan.

O benim sırrım,ben onun

Kime ne bundan.

İncisiyim tertemiz bir bulutun

Yükseldikçe titreyen

Geldiği deryayı özleyen.

Önceleri koştum durdum

Vuslatın peşinden

Sonra zevk aldım ayrılık ateşinden.

Buna kalbim şahidimdir.

Şimdi visali,hasreti

Bir BİLENİM ben.

Aşk denizine açıldığım gün

Batmamak için;

Gönlümde nem varsa

Atarak kurtuldum

Budur cevabı aradığın yokluğumun.

Kendimi ararken onu buldum.

Bu da benim aczim ;

Ben nasıl o oldum.

Bu sahrada var olan serap.

Yalnızca o mutlak.

Açan goncada

Solan papatyada

Daha ne olsun can

Hiç düşündün mü

Gurur kaç sevdanın kanına girdi.

Cesaretinle kazandığını

Korkularınla neden kaybedesi ki

Varınla bende var olmuyorsan

İstemem olma.

Ama benim olmuyorsan

Kendinin de olma.

Hala varsa benliğim bil ki

O derdimdir.

Buna kalbim şahidimdir.

Gözlerindeki ışık;

Karanlık,korkulu yolumu

Aydınlatan yeşil kandilimdir.

Ayrılıklardan aldım ateşimi

Bereketli vuslatlarımı

Hasretine borçluyum

Buna kalbim şahidimdir

Senin hayalin nereden bilecek

Benim hengamelerimi

Baktığında gördüğün benim

Kaçtığında emin bulduğun benim

Seni sende tükettim.

Varsa bir suçum.

İşte budur......

Sabrımla yıktım

Muhkem surlarını.

Kader rüzgarına

Teslim ederken yelkenlerimi

Aşk denizinde öğrendim;

Akıl dümeninin iş görmediğini

Her gece hayaliyle gecemi aydınlatan yar.

Aşığa pişmanlık ar.

Seninle çıktığım

Her yeni güne sevindim.

Yaşamak öğrenmektir.

Demek ki hala öğreneceklerim var.

Dün sevmeyi öğrendim.

Bu gün hasreti...

Kim bilir yarın neyi ...

Yaşadığıma hiç pişman olmadım yar.

Buna kalbim şahidimdir yar....

.

Reşat COŞKUN – 27 Eylül 2004 Erzurum

 

İHTİYAÇLARIMIZIN NE KADARI İHTİYAÇ   

İnsanın yaratılıştan gelen  ihtiyaçları söz konusudur.Bunlar hayatın güven içinde idamesi için gereklidirler.Geldiğimiz noktada insanının kontrolünden çıkmış hatta onu ablukası altına almış sınırsız bir ihtiyaçlar listesi  elimizde var.Bu noktada hayatın devamını sağlayan ihtiyaçlar asli işlevini yitirerek onun önünde en büyük engeli oluşturmaktadır.Şöyle ki;Ekonomi ilmi:Sınırlı kaynaklarla insanın sınırsız isteklerine cevap verme sanatı olduğuna göre,sınırlı kaynaklarla sınırsız istekleri karşılama problem teşkil etmektedir. O halde  yapılması gereken isteklerimizi öncelik sırasına göre sıraya koymaktır.

       Temel ihtiyaçlarımızın haricindeki ihtiyaçlarımız genelde psikolojik isteklerdir.Daha doğrusu bunlar yaratılıştan gelen biyolojik olmayıp,bizim beynimizde kendimize yanlış bir tasavvurla(klasik şartlı reflekslendirmeyle) ihtiyaç yapmış olduğumuz nefsani arzulardır.İsteklerin asli ihtiyaçlara baskın çıkmasının olumsuz sonucu olarak kanaate dayalı olan yaşam tarzının  yerini tüketim çılgınlığına dayalı hayat tarzı aldı.Böylece tükete bildiği ürün yelpazesinin çeşitliliği ve süresinin kısalığı toplumsal statüde elit bir konum kazandırması da bu işi çığırından çıkardı.Artık mecrasına oturtmakta imkansız..Düşünün bir kere evinizden televizyonunuz,cebinizden telefonunuz,kapınızdan markasına aşık olduğunuz arabanız bir sabah kalktınız ki yok.Acaba ne yapardınız?Veya diyelim ki teknoloji o kadar ilerledi ki  sizi yanlışlıkla çok değil elli yıl geriye ışınladılar.Bu zaman diliminde ne yapardınız ve ne kadar süre hayatta kalabilirdiniz?.

     Yoğun reklam bombardımanlarıyla bilincimize daha doğrusu bilinç altımıza bir sürü lüzumsuz şey ihtiyaç olarak yerleştirildi.Gerçi bu  çağımıza özgü yeni bir  şey değil.İlk insan Cennet’in bolluğunda bile Şeytan’nın yoğun reklamıyla  asli ihtiyaç listesine yasak meyveyi dahil etti.Zaten ne olduysa işte o zaman oldu...Altından kalkamayacağı tekrar kaybettiği hayat standardını yakalaması da kendisine bir hayli pahalıya mal oldu.Günümüzde de buna benzer tutum ve davranışlar içine girmiş insanların çokluğu beni bir hayli endişelendirmekte:Bir sürü kart zedenin ortaya çıkması ihtiyaçların iyi belirmemesi durumunda bizleri nelerin beklediğini gösteriyor.Hatta ilk insanın hatasını ama öyle ama böyle telafi etmesinin aksine,şimdi bu durumun çoğunlukla telafisi de yok.Bu dünyada yaşıyorsunuz ve yaşadığınız ekonomik modelin adı kapitalist sistem ve sistemin dininin olmasından ötürü de merhameti de yok...Bunun için herkesin telafisi olmayan bu hatayı yapmaması için ihtiyaçlar listesini hazırlarken şu soruyu kendisine sormasında yarar var.İhtiyaçlarımın ne kadarı ihtiyaç!Şimdiden ihtiyaçlarımızı bile  belirlemeyi bizlere  bırakmıyorlar ,başkaları belirliyor ve bunu düşünmemize fırsat bile vermiyorlar dediğinizi duyar gibiyim..iyi ya bu daha da dikkatli olmamız gerektiğini göstermez mi? 

Reşat COŞKUN - 7  Eylül 2004- Erzurum

 

KAŞIKÇI ÇOCUKLAR              

Malumumuz olduğu üzere ülkemizin kültürel varlıkları arasında yer alan           “Kaşıkçı Elması “ çocuklar tarafından çöplükte bulunmuş karşılığın da Konyalı kaşıkçılardan üç adet tahta kaşık alınmıştır.Daha sonra bunun basit bir taş değil elmas olduğu anlaşılmıştır.Saray tarafından alınarak işlendikten sonra ülkemiz kültürel mirasına  kazandırılmıştır.

                Bundan ötürüdür ki “cevher çamura düşmekle sakıt olmaz” sözü bu olaydan yeşermiş veya bu vakayla senkronize olmuştur.

                Çocuklar ve yarınlar birbirini tamamlayan iki kelime....

Ancak Kaşıkçı Elması’nı dün çocuklar sokakta oynarken çöplükte bulmuşken; bu gün bizim sokaklara  düşmüş birer elmas hükmünde olan çocukları daha doğrusu yarınlarımızı görmemiz gerekiyor. Her biri  hayatın baharında  suç açısından bile cezai ehliyete dahi haiz olmayacak kadar masumken kendini kötülüğün kucağında bulmuş bir çok çocuğumuz var. 

                Erzurum gibi milli ve manevi değerlerin ağır bastığı bir şehirde 2003 yılında 1070 çocuk-genç hakkında yasal işlem yapılması oldukça düşündürücüdür.Bunların yarısı öğrenci,yarısı da eğitimini yarıda bırakmış yada hiç okullu olmamış. Bunların haricinde 3000-4000çocuk sokakta çalışmaktadır. Sokaklarda çalışma olgusu suç işleme yolunda köprü işlevi görmektedir.Madde bağımlısı gençlerin resmi kayıtlara göre 60-70 civarında olduğu, gayri resmi verilere göre ise bu sayı 150-200 civarındadır.Tedbir almadığı taktirde suç işleyenlere en iyimser verilerle her ay 10-15 kişi katılmaktadır. 

                Gençliğimizin korkulu rüyalarından olan Cumhuriyet Karakolu’nun tabelasının Çocuk Şubesi Müdürlüğü olarak değiştiğini görmek biraz tuhafıma gitti.Biraz da beni meraklandırdı.Bu iki duygu arasında kalbim gidip gelirken en iyisi oraya gideyim dedim.Belki de bu yazı bu gidişimin olumlu sonucu olarak ortaya çıktı.İyi ki gitmişim...Orada çocukları dert edinmiş yürekleri görmek beni ziyadesiyle mutlu kıldı. 

                İl Emniyet Müdürlüğü öncülüğünde, Çocuk Şubesi Müdürlüğü koordinesiyle Milli Eğitim Müdürlüğü,İl Gençlik Spor Müdürlüğü,Baro Teşkilatı,İl Özel İdare Müdürlüğü,Kazım Karabekir Belediyesi ve  tüm sivil toplum örgütlerinin yanı sıra gönüllü vatandaşların katılımlarıyla yürütülen; “çocukları ve gençleri suçtan ve suça iten sebeplerden toplumun el birliği ile kurtarma,eğitime ve topluma kazandırmak projesinin başarıyla yürütüldüğünü gördük. 

                Projenin;pratik aşamasında özellikle Çocuk Şubesi.Müdürlüğü Sosyal Hizmetler Amiri Tolga Tigin ŞENGÜR’E verilmiş olması başarının olmazsa olmazlarından. Şahsının ilgilendiği bir kursu ziyaretimde çocuklarla homojen diyaloglarından ne yalan söyleyeyim,çok duygulandım. 

Burada    çocuklar yeteneklerine ve ilgi alanlarına  göre kategorilere ayırarak; bilgisayar,kültür dersleri sportif aktiviteler, dikiş,nakış,İngilizce dersleri...veriliyordu.Ayrıca burada;ilimiz sınırları içerisinde bulunan 130 ilk ve orta dereceli  okul bu program çerçevesi içerisinde ziyaret edilmiş olup;her okul kendi öğrencisine sahip çıkmalıdır prensibi ile öğrenci sıfatını taşıyan bir çocuk ve genç suç işlediğinde rehber öğretmeni,ailesi şubeye davet edilerek toplantı yapılmakta ve  çocuğun rehabilite çalışmalarına  hemen başlanmakta.

Yarınlarında mutlu ve huzurlu bir yaşamı arzulayanlar;şimdiden çocuklarının eğitim ve öğretimini dert edinmelidir.Bu gün bizler tarafından doldurulan bütün kadrolar, yarın,bu günün küçüklerince doldurulacaktır.Bizlere düşen bu çocuklarımızı elmas hükmünde görüp bağrımıza basmaktır. Ama öyle ama böyle çamura düşmüşleri de elimizi uzatarak düştükleri yerden çıkarmaktır.

                Özellikle Erzurum’un diğer illerimize nazaran daha fazla eğitime ve bilgiye önem vermesi kaçınılmazdır.Diğer şehirlerimizdeki istihdam alanlarının genişliğinin aksine , şehrimizin çocuklarının okumakta başka şansı yoktur.Ne var ki burada da bir açmazla karşı karşıyayız bu yılki üniversiteye giriş sınav sonuçları bizim için tam bir fiyaskoydu!İlerleme bir yana beş adım birden geriledik.Dünün ilçeleri bile bu yarışta bize tur bindirdi. 

                Galiba aileden,okula herkesin gücünün nispetinde elini taşın altına sokması gerekiyor.öğretmenlerinizin kendilerini günün şartlarına göre yenilmeleri,velilerin çocuklarının eğitimine maddi ve manevi destek vermeleri,dershanelerin de her yıl isim değiştiren birer ticari işletme olmaktan çıkarak kendilerine çeki düzen vermeleri gerekmektedir.

                Ortada bir başarısızlık söz konusudur. Bunu kabullenmek başarının ilk adımıdır. Topu başkalarına atmak yerine herkes kendisinin vakanın neresinde kusurunun  olduğunu keşfettiğinde sanırım meselede kendiliğine çözülecektir.

29 TEMMUZ 2004 -  ERZURUM

DÜN NE  OLACAK

Bedeni hastalıkları,ruhi hastalıklardan ayıran en önemli farklılıklarından biri de teşhislerinin konulmasındaki farklılıktır.Bütün insanlar bedensel hastalıklarında az veya çok nerelerinin hasta olduğunu sancılarından veya acılarından çıkarabilirler.Böylece hastalığın tedavisinin ilk adımı olan doktora müracaat adımını atarlar.Doktorun da teşhis koyması ve tedavi yöntemini seçerek hastaya uygulamasıyla genellikle sonuç iyileşme şeklinde gerçekleşir.

     Ruhsal hastalıklarda ise başlangıç aşamasından tedavi aşamasına kadar geçen süreç fizyolojik hastalıklardan farklılık gösterir şöyle ki; fizyolojik hastalar istisnasız kendi iradeleriyle tedaviyi kabullenirler.Ruhsal hastalıklarda ise hiçbir hasta hastalığının farkında değildir.Bunun içinde hiçbir deli; ben hastayım diyerek ve bunu dert edinerek bir doktora müracaat etmez .Kısacası deliliğini dert edinen görülmemiştir.Bir başka deyişle deliliğinden şikayetçi olan yoktur.Bütün ruhsal hastalar hallerinden hoşnuttur!

     Bu açıklamalarda sonra şunu diyebiliriz;devleti de bir birey gibi kabul edersek onunda bir takım sorunları olacaktır.Varlığını sağlıklı bir şekilde sürdürmek istedikçe.Nedense bizim devlet olarak hastalıklarımızın teşhisi ve tedavisi  hep başkalarınca konmuş ve tatbik edilmiştir!İki yüz yılı bulan bu zaman zarfında ne aşamaya geldiğimizden şahsen ben bir fikir sahibi değilim.Çünkü hastalığa muhatap olan bedenin bir uzvu sayılırım.Hem zaten baştan söylemiştim ruhsal hastalıkların teşhis ve tedavisinde şahısların iradesinin bir fonksiyonu yoktur diye.Bundandır ki teşhisimizi ve tedavimizi üstlenen doktorun kanaati en doğru olanıdır.Avrupa’nın yılardır uyguladığı tedavinin neresindeyiz bilmiyorum.Lakin bildiğim bir şey var o da geçmişimizi nereye koyacağız?

       Okuduğum kitaplardan bu güne ait şeyleri unutmamızın normal olduğu yazıyor.Asıl felaketin ;geçmişimizi daha doğrusu hatıralarımızı unutmamızı hastalık sayıyor.Şimdi bana yoğun  beyin yıkama kürleriyle geçmişim unutturulmaya çalışılıyor.Benden   dünümün yarınımı şekillendirmede etkisinin olmaması isteniyor.benim açmazımda bu;ben dünümü yarınımdan çok seviyorum.Sebebine gelince dün mutluydum.Yarın mutlu olacağımın garantisi yok.Bunu için dünümü kaybetmek istemiyorum.Yarını şekillendirelim derken dünü nereye koyacağız.Dünümü unutursam bana batılı verilerle hasta demezler mi?Eğer derlerse neden benden ısrarla benden dünü unutmam isteniyor.Hadi bir delilikte yapıp dünümü unutayım fakat dünü nereye koyacağız!!

29 HAZİRAN 2004 - ERZURUM                                     Reşat COŞKUN

                                                                           Eğitimci şair yazar

 

YEŞİL POP

    Bir medeniyete mensubiyetin olmazsa olmazlarındandır,her alanda olduğu gibi musikide de insanlığın önüne onların istifadesi için bir eseri sunmak.Bizim medeniyetimizi batıdan ayıran en önemli özelliklerinden biri de bir ölçüye dayalı olmasıdır.Bu ölçülü tavır uyumunda temelini oluşturur.Bu ölçülü tavır kendisini;töreli oturmak,töreli konuşmak,töreli düşünmek şeklinde.......anlamlandırmıştır.Buradaki töre kavramı;ölçülü düşünmek,ölçülü bakmak,ölçülü oturup,ölçülü kalmak şeklinde karşımızdakinde etki yapar.

Son yıllarda yaşamış olduğumuz kirlilikten ne yazık ki müziğimizin menfi yönde etkilenmesine şahit oluyoruz.özellikle tasavvuf müziğindeki yozlaşmayı akıl ve vicdanların alması mümkün değil,zaten izahı da yok..Bir çok kez seyyar satıcı tezgahlarında sonuna kadar sesi açılarak zoraki etrafa dinlettirilen sözüm ona ilahiler,adam olanın birazda müzikten anlayanın delirmesi için yeterli...Davul zurna eşliğinde icra edilen!Söz babından fındığın kabuğunu doldurmayan bir sürü laf salatasını anlaya bilmiş değilim Hele hele tasavvuf gibi inceden ince bir yolun müziğindeki bu yozlaşmayı esefle ve hayretle izliyorum.Hadi diyelim son yılarda arabeskle büyümüş varoşların çocuklarının bu kurumlara girmesiyle bu kültürel kirlilik başladı..Peki bu kirli müzikte adı geçen sözüm ona tarikat isimlerinin yetkililerinin veya sahız bazında adı şeyhim,pirim, gavsım diye bangır bangır ifşa edilenlerinde mi buna hiç sesi çıkmıyor?

Dede Efendi’nin ,Itri’nin bestelerine alışık hassas kulaklar acaba bu davul, zurna eşliğinde yapılan adamı içsel güzellikler yerine, sinirinden oynatan bu yeşil popçuları işin ekonomik boyutuna bakmaları yönünden anlayabilirim.Ancak ; Gazali’nin İhyası’na bakan beni haklı bulacaktır.O kitabın müzikle ilgili bölümünde;Müziğin,aşığın aşkını,fasığın fiskini artırdığını söyleyen bir hadis vardır.Bununla anlatılmak istenen dergahlarda olması gereken müziğin aşığın aşkını arttıran müzik şeklinde olması gerektiğidir.Yoksa meleklerin dili anlamına gelen müziğin,Kuran i tanımla eşek bağırtısına çevrilmesi değildir.

Yerine ve zamanına göre müzik türlerinin bile belirleneceğini belirten Gazali mezardan kalkıp olanları görseydi ne derdi acaba?O ki savaşta;keman gibi duygusal sazların çalınmasının yasak olduğunun fetvasını verirken.Askerin aklına memleket hasretini düşürüp savaşma azmini kırıyor gerekçesini gösterirken?Şimdi nasıl izah edebiliriz nefsi galeyana getiren sazlarla ilahilerin icrasını?Yoksa bu asırdaki sofiler safiye makamına erdiler de onun keyfini çıkarma adına mı davulla ,zurnayla bu kutlamayı yapıyorlar da bizim haberimiz yok?

Reşat COŞKUN - Erzurum

 

 


 KUTLU DOĞUM İLE..


 

Bir yıl daha sensizliğin hasretiyle dünya dönüp durdu. Ve böylece bir yıl daha geçmiş oldu.

Günümüz insanlığının mutluluğunun sırrı seni yeniden anlamasında ve sevmesinde saklı gelinen noktada özellikle Müslüman toplumların bu işi daha ince eleyip sık dokuması kaçınılmaz. Zira Zaman senin güzelliğinden telaşla geçti. Senden sonrakiler için sensizliğin ne demek bu gün dünyanın en bunalımlı coğrafyaları  Müslümanların yaşadıkları coğrafyalar bu da üzerinde hassasiyetle düşünülmesi gereken ,kaçınılmaz olgu olarak karşımıza çıkıyor. Neden böyle bir peygamberin ümmeti olma şerefine nail olmuş insanların oluşturduğu ülkeler çözümün bir parçası olmaları gerekirken sorunun ve sorunların cazibe merkezleri olmuşlardır?Şüphesiz bu sorunun birden çok cevabı olmakla beraber daha dominant olan cevap; bu toplumlarca peygamberimizin insani yanının iyi algılanamaması ve anlaşılamamasıdır.

       Bulunduğumuz zaman süreci onun, bize  bunlar geçer akçe diye sıkı sıkıya  sarılın tavsiyelerini unuturmuş gibi...!.İslam ülkelerinin acil problemi lider merkezlidir. Birkaç ülke hariç diğer ne kadar İslam ülkesi varsa adeta diktatörlükle yönetiliyorlar.!.Oysa bir lider nasıl olmalıdır? Sorusunun cevabı arandığında bunun ilk ve akla gelen en doğru cevabı bu coğrafyalarda efendimiz(sav) gibi olmalıdır şeklinde verilir. Teorikte üzerinde ittifak edilen bu cevap nedense pratik aşamasına  geçirilmeye çalışınca çatallanıyor .Erki eline geçiren liderler teorikteki üzerinde uzlaştıkları cevabın aksine pratikte aksi tutum ve davranışların içine giriyorlar.

   O peygamber ki hayatı boyunca kendi canından dahi üstün tuttuğu ümmetinin selameti için Mekke’den Medine’ye en son hicret edenlerdenken ve tehlikeye şahsını ve yakın çevresini atarken, nedense bu gün bu coğrafyalarda onun aksi uygulamalar almış başını gidiyor. O toplumu için maddi zenginliğini  fakirleşme pahasına öz eliyle toplumuna saçarken şimdi bir dilim ekmeğe bile muhtaç ülkesinin  halkını sömürerek zenginleşen liderleri,yönettikleri topluluklarının mutsuzluğu üzerine mutluluklarını inşa ediyorlar.

   Onun varisi olduğunu her fırsatta hatırlatarak toplumdan saygı görmek isteyenler ise her ne hikmetse asık suratlarıyla sözüm ona vakarlarını korumanın telaşındalar!Oysa O peygamber ki yüzünde tebessümle kalabalıklarda gezer bunu diğer insanlara da tebessüm sadakadır diye tavsiye ederdi. Şimdiki yöneticiler etraflarında el pençe divan durulmasını beklerken O karşısında heyecandan titreyen bedeviye neden titriyorsun Ben Kureyşli kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum diyerek , onun telaşını ve heyecanını yatıştırmaya özen gösterecek kadar halkından birisiydi.. Bizzat etrafında bulunanlara kendi eliyle hizmet eder, milletin efendisi; milletine hizmeti dokunandır, derdi.

Getirdiği değerler ve paylaşımcı hayat felsefesinin uygulamada kendisine yer bulduğu gün İslam Coğrafyası rahat bir nefes alacaktır .Böyle davranıldığı gün dünyanın dört bir yanından yükselen Müslüman çığlıklarının bir çoğu da artık sona erecektir. Onu anladığımız ve algıladığımız gün fert olmanın yalnızlığından kurtulup ümmet olmanın gururu ve güveniyle mutlu olacağız. Bu davranış biçimi son nefesinde bile   ümmeti ümmeti diyerek canını teslim eden peygamberi mutlu edecek örnek davranış değil midir? Günümüz dünyasında Müslüman Ülkeler ne yazık ki diğer dinlerden olanlardan çok onu anlamaya ve algılamaya bu gün daha ihtiyaçlıdırlar!.Çünkü Müslümanların üzerinde tebliğ gibi bir yükümlülük vardır. Bunun hakkıyla ve layıkıyla tapılabilmesi için  peygamberin getirdiklerinin Müslümanlarda geçer akçe olması gerekiyor. Zira o peygamber hiçbir zaman kendisi için istemediği şeyleri bir başkasına layık görmemiş ve kendisini toplumundan soyutlamamıştır. Dışardan bakıldığında günümüzde İslam ülkelerinin fikir çilesi ve gönül sancısı çekerek ürettiği ve insanlığın önüne koyduğu hiçbir şey yoktur. Bu da ister istemez İslam’a ve  onun toplumlarına başka dinlerin mensupları insanlarca ön yargılı yaklaşmalarına neden olmaktadır. Elbette bu yaklaşım tarzı yanlıştır ama bu yanlışta onlardan çok son ve yegane dinin peygamberinin iyi anlayamamış Müslümanların payı daha çoktur.

    Yeniden ayağı kalkmak için kutlu doğumu yaşadığımız bu günlerde Hz. Peygamberi yeniden anlamak onun istediği ve arzuladığı şekliyle. Bizlerinde aslında kutlu doğumuna sebep olacaktır. Bu kutlu doğumda kutlu doğuşlara kucak açmanız dileğiyle....

 

Reşat COŞKUN - ERZURUM

 BOY AYNASI

        Köylü Mehmet Efendi uzun zamandan beri uğramadığı şehre iner. Çay, şeker gibi ev ihtiyaçlarını satın aldıktan sonra daha vakit varken şöyle bir yeni yapılmış olan iş hanını gezeyim der. Ağzı açık, aval aval iş hanını gezerken dükkanların camekanlarının  birinde öylece takılır kalır. Dükkan sahibinden içinde adamları gösteren nesnenin ne olduğunu sorar. Dükkan sahibi; sana seni gösteren şey aynadır der. Köylü; benim hanıma bir kıyağım olsun düşüncesiyle boy aynasını satın alır. Köyün yolunu tutar, eve varır. Hanımın evde olmayışını umursamaz. Aynayı yatak odasına asar,gün az, yapacak iş çok diyip, daha akşama da var, yarınki işlerimi hiç olmazsa biraz azaltmış olurum diyerek tarlasına çalışmaya gider.

            Olanlardan habersiz olan hanımı komşulardaki çay içmeden gelir. Gerlik elbiselerini çıkarıp, gündelik elbiselerini giyinmek için yatak odasına adımını atar atmaz, çığlığı basar... Herif gözün kör ola! Şehirden üstüme kuma getirdin demek. Ağlaya ağlaya soluğu anasının evinde alır. Kızına göre daha görmüş geçirmiş olan annesi; kızım hele dur bakalım! Bir de ben göreyim benim gül gibi kızımın üzerine koklanan gül kimmiş diyerek, kızıyla eve gelir, yatak odasına girerler. O da daha önce görmediği nesnenin karşısına geçer, bakar bakar.... sonunda; Enişte senin gözün kör ola! Bula bula kızımın üstüne getirmek için bu meymenetsiz kadını mı buldun? Der. Kızını da yanına alır, baba evine götürür.

            Evet bizim açımızdan yaşadığımız ülkede değişen bir şey yok! önceleri dünyanın nerede ve ne durumda olduğunu bilmeyişimizden kaynaklanan halimizden hoşnutluğumuz ve bu hoşnutluktan beslenen kendimize güven vardı.

Ne olduysa;telekomünikasyon alanındaki gelişmelerle anında yapılan yayınlarla, göz göze geldiğimiz ekranlar duvara asılı duran boy aynası olalı oldu. Ne var ki bu ekran aynasında görünenler dünyalık adına cazibesi olan güzelliklerdi. Bütün bu izlenimlerden sonra ne çare bulunmaz bir çirkinlikle sarmaş dolaş olduğumuzu şaşkınlıkla kabullendik...

            Gözüm kör ola! Ellerim kırıla! Bula bula bunlarımı bulmuşum dertlerime çare olsun diye. Zira; aynadaki güzellik ve zenginlikler bize ait değildir. Tükürüğümüzün Yunan, Bulgar’ı vs... boğmayacağı asabımızı bozmuştur. Elin gavurunda insanlar farklılıklara saygıda huzuru bulmanın mutluluğunda iken, biz ha bire farklılıkları ayrılık için yeterli gerekçeler görüp amip gibi bölünmeyi körükleyen yapıya dönüştürmüşüz.

            Bu aynada olup bitenleri görmediğimiz zamanlardaki mutluluğumuz, gördüğümüz gerçekler karşısında seraba dönüştü. Yüz yüze geldiğimiz acı gerçekleri kabullenmenin hoşnutsuzluğuyla, nasıl bedeli ödenmiş güzellikler üretirim demek yerine, kendisine imrenerek bakılan güzelliklere, çirkinlikleri yok etmekten kaçarak can almanın derdinde herkes. Avrupa ülkelerinden has bel kader bir ülke dese ki: Türklere bir haftalığına vizeyi kaldırdım. Bu süre zarfında başvuruda bulunanlara oturma ve çalışma izni vereceğim. Doğrusu merak ediyorum; boy aynasında boyumuzun ölçüsünü alalı; kaç kişinin kendi ülkesinde kalmak için ardına sığınabileceği güzellikler bulacağını? Bir defa olanlar oldu. Nergis gibi suya bakmadan önceki güzelliğimize olan kanaatimizin

tılsımı suya baktıktan sonra bozuldu. Babamızın ve anamızın güzel durumda olduğumuza dair sözleri artık farkına vardığımız çirkinliğimizi örtmeye yetmiyor.  

Reşat COŞKUN - [email protected]

   TRAJİ GUGUK BİR DURUM

Önemsiz sandığımız olaylar bir de bakıyoruz ki, hayatımızda derin izler bırakmışlar. Dibe vuran bir takım olaylar zamanı gelince denizdeki cesetler misali beynimizde yüzeye vuruyorlar. Yıllar önce bir belgeselde izlemiş olduğum olayda olduğu gibi, sanırım saka kuşu ile guguk kuşu arasında geçen olay şöyle; dişi saka kuşu pusudaki dişi guguk kuşundan habersiz kuluçkaya yatmıştır. Dişi guguk, saka kuşunun yuvasından bir anlıkta olsa ayrılmasını sabırsızlıkla beklemektedir. Karnı acıkan saka yuvadan ayrıldığında olanlar olur. Pusudaki dişi guguk kuşu on saniyelik zaman zarfında yuvaya gelir, yuvadaki yumurtalardan birini dışarıya atar, kendi yumurtasını yuvaya bırakarak hemen cami avlusuna yavrusunu terk eden anne telaşıyla sırra kadem basar.

Yuvasına dönen saka olanlardan habersizdir. Kendi yumurtalarından ayırt edilmesi oldukça güç olan guguk yumurtasını kendi yumurtası sanır. Yumurtalardan bir günlük zaman farkıyla önce guguk kuşunun yavrusu çıkar daha yürümekte bile zorlanan yavru guguk genetik yapısında olan kurnazlıkla yemeden içmeden önce, ilk iş olarak ertesi gün yumurtadan çıkacak saka yavrularının gerçeğin ifşası olacağını bildiğinden saka yumurtalarını telaşla yuvadan aşağı atar,durumdan habersiz anne saka yuvaya döndüğünde, iki yavru adayının kaybetmiş olmanın üzüntüsünü, yavru guguk kuşunun yaşıyor olmasının sevinci ile bastırır ve kendini teselli eder......Annelik iç güdüsüyle,bir yavrusunu olması sevinciyle:

Artık guguk kuşuna yemez yedirir, içmez içirir. Onun büyümesi için elinden geleni ardına koymaz.Her türlü fedakarlığı kendi yavrusu sandığı bu kuş için gösterir. Zamanla yavru guguk saka kuşunun dört misli büyüklüğüne ulaşınca anne saka  yuva ile yiyecekler arasında mekik dokur durur, düşünmeye fırsat bile bulamaz. Çünkü; koca bebeği küçük gagasında taşıdıklarıyla doyurmanın telaşındadır....

Dünyada buna benzer bir durum iki asır önce ABD’de “ÜLLİMİNATE TARİKATI” olarak insanlar alemine kopya edilip tıpa tıp uygulanmaya başlandı. Dünyayı yönetmek üzere bu tarikatın kurgulandırması da  şöyledir; oldukça az sayıdaki zenginler kulübü kendi içlerinde kapalı bir yapı oluşturmuşlar kız alıp vermelerde bile sermeyenin bölünmemesi için BERDEL SİSTEMİ geliştirmişlerdir. C. Washington’un bile şer cephesi olarak nitelendirdiği bu tarikat etkinliğini günümüzde daha da artırmıştır. ABD’de başkan olan G. W. Bush’un üniversite yıllarında bu tarikatın gençlik yıllarında görev aldığı söylenmektedir. Bu zenginler kulübü dünyayı yönetmek iddiasıyla yola çıkmışlar epeyce de mesafe kat etmişlerdir.

Bu amaç uğrunda ülkeleri birer saka yuvası görüp  kendileri ise guguk kuşu rolüne soyunmuşlardır. Üçüncü dünya ülkelerinin yuvalarına bıraktıkları yumurtaları ile bu ülkelerdeki yönetim halkalarını tamamlamaya çalışıyorlar. TÜSİAD üyesi yüz zengin içinde en hatırı sayılır olanlar bile bu zenginle kulübünün genel dağıtıcıları ve gelirlerinin önemli bir kısmını bunların mallarını satarak elde ediyorlar. Zaten sanayie yatırım yapacaklarda yuvadan atıldığında geri geniş halk kitlelerini ana saka kuşu görüp kendilerini besleterek, büyütmek kalıyor. Fakir halk toplulukları yutturulan yavru gugukları  beslemenin telaşından olanları akıl edip düşünemezler bile. Çünkü mihenk taşı durumundaki diğer yumurtalar yavru guguk tarafından yuvadan atılmıştır..

Üçüncü dünya ülkelerinin kendi yuvalarında bir guguk yumurtası üzerinde saka kuşu gibi kuluçkaya yattıklarını anlamaları yumurtadan bir gün evvel çıkan yavru guguk kuşunu kendi evlatlarını (yavru sakaları) yuvadan atarken yakalama tesadüfüne kalmıştır.         

Reşat COŞKUN - 13 oCAK 2005

AKTÖR

 Yarı yıl tatili nihayete ermişti.İkinci yarı yıl için ders başı yapmıştık.derslerimize gelen öğretmenlerimizin bir kısmında ikinci dönemde değişiklikler olmuştu.Coğrafya dersine de yeni öğretmenle devam edecektik.Yıllar süren beraberliğimiz neticesinde eski öğretmenimizi  çok iyi tanımıştık.Bundan dolayı da derslerimiz sorunsuz sürüp gitmişti.

               Yeni gelen öğretmenimiz acaba  nasıl biriydi . Hayatına dair onunla ilgili bütün ayrıntılar bizim için önemliydi.İlk dersimize girdiğinde dersi kaynatacak, böylelikle merak ettiğimiz tüm sorularımızın cevabını bulmaya çalışacaktık .İcabında onu bilinçli bir şekilde kızdıracaktık.Aramızda böyle yapacağımıza dair sınıfça ağız birliği etmiştik.Öğretmenlerimizden birisi:”Bir insanı tanımanın en iyi yolu onu sinirli vaktinde gözlemektir.”demişti.Nihayet yeni coğrafyacımız geldi.Derse selamlamayla başladıktan sonra hangi konuda kaldığımızı sordu.Biz, hocam daha tanışmadık Hele bir tanışalım, sonraki derslerimizde konulara geçeriz dedik..Ağzını açmasına fırsat vermeden soru bombardımanına tuttuk.Nerelisiniz,evli misiniz,kaç çocuğunuz var….?İki çocuğunun olduğunu öğrenince; oğlunuzun büyüyünce ne olmasını istersiniz dedik.İyi bir aktör dedi..Okulumuzun İmam-Hatip Lisesi olması nedeniyle bu cevap çok tuhafımıza gitti.Aktörler iyi olabilirler miydi?.Bize göre bu meslek grubunun insanları inançsız ve hayat tarzları bozuktu..Neden öğretmenimiz öz evladının böyle birisi olmasını istemişti ki? Yeni gelen öğretmenimiz ateist miydi yoksa !Bu kez gerçekten şaşkın bakışlarımızla sorumuzun cevaplandırılmasını bekliyorduk.Neden; doktor,öğretmen savcı,imam,polis…değil de aktör?Sorumuzu iki hafta sonra cevaplandıracağını söyleyerek derse başladı.İki hafta sonra ramazanın ilk haftası olacaktı, aynı zamanda. Artık işin yoksa gün say ki, iki hafta geçsin, o gün gelsin…Nihayet beklenen gün gelmişti.Acaba hangi kaçamak cevabı verecekti!Yoklamadan sonra yine ağzını açmasına fırsat vermeden,hocam sorumuzun cevabını vereceğiniz gün geldi,dedik.Evet haklısınız bugün, o gündür,dedi.

           Çağrı filmini izleyip izlemediğimizi sordu.Hep bir ağızdan izlediğimizi söyledik.Zaten  ramazan olunca her televizyon kanalı, bu ay boyunca neredeyse bu filmi en az bir defa yayınlıyordu.Anlaşılan, iki hafta sonra diyerek öğretmenimiz ramazanı da hesaba katıyordu.Böylece bu filmi bir kez daha izlemiştik.Etkisi de üzerimizde hala  tazeliğini koruyordu.Peki en çok hangi sahne sizi etkiledi?Dedi.. Sınıftaki öğrenciler istisnasız Hz. .Hamza’nın şehit edilmesi sahnesi cevabını verdi.Öğretmenimiz neden üzüldünüz ki onu oynayan bir Hıristiyan…Sınıf sessizliğe büründü.Öğretmenimiz ;evladım,ben size iyi bir aktör diyince hemen menfi yönde bir tepki verdiniz.Görüyorsunuz ki hayatınızı derinden etkileyen olayların filmini yaparken bile rolleri  oynayacak  adamınız yok.Yaşamak bir yana neden içimizden biri yalandan da olsa kısa süreliğine kendisini  Hazma gibi hissedemez!Bu nasıl iştir ki inancınızın filminde bile rolde gereği de olsa oynayacak yetişmiş insanınız  yok.

           Ben oğlumun aktör olmasını isterken bunu kastetmiştim,dedi.Bu cevapla aklımızın ucundan bile geçirmediğimiz bir meslek dalı önümüze hedef olarak konmuştu.Biri o anda gelip, sınıfa sorsaydı:Büyüdüğünüzde ne olmak istersiniz diye.Büyük çoğunluğumuzun vereceği cevap belliydi.Büyünce iyi bir aktör olacağım…

Reşat Coşkun        

BENGİSU

        17 Ağustos depremi bütün ülkeyi yasa boğmuştu.Depremin korkunç etkisini gösterdiği yerlerde akrabaları olanlarda yeis tüm haşmetiyle kendisini gösteriyordu.İnsanlar bulabildikleri ulaşım araçlarıyla akın akın yakınlarının akıbetlerini öğrenmek amacıyla zelzele bölgesine bir an önce ulaşmanın telaşındaydılar.Bunlardan biri de Yusuf’tu.Otobüste biraz da çevresini  kullanarak zar zor yer bulmuştu.Yıllar önce evlenen daha doğrusu kendisinin ve ağabeylerinin onay vermediği bir evlilik yapan kız kardeşinin yanına gidiyordu.

       İçinde ilk defa böylesine karmaşa hüküm sürüyordu.Aklına kardeşiyle ve onun ailesiyle ilgili değişik ihtimalleri getiriyor, biri hariç diğer ihtimallerin tümüne üzülüyordu.Nedense eniştesinin ölebilmiş olabileceğiyle ilgili  sonuca bir türlü üzülemiyordu. Bu düşüncesinden dolayı kendini kınamasına rağmen yine de bu duygusu değişmeden hep aynı kalıyordu..”Bir insanı yaşatanın bütün insanlığı yaşatmış “gibi olacağını biliyor olması da bu duygusunu bir türlü değiştirmiyordu.Kendi kendine eniştesi için; ne yapayım, o da bende bu duygunun alt yapısının mimarı olmasaydı diyordu.  Böylece kendi kendini teselli ediyordu.Kardeşi evleneli tam on dört yıl olmuştu….Bu süre zarfında eniştesiyle en fazla iki, bilemedin üç defa bir araya gelmişler, tümünden de neredeyse kavgalı ayrılmışlardı.Bir araya geldikleri zoraki beraberliklerde kardeşinin hatırına, çıkan bütün tartışmaların gönüllü ve mecburi suçlusu hep o olmuştu.Öfkesinin sel gibi taşıp önüne kattığı her şeyi sürükleyip götüreceği sırada babasının kardeşlerine anlattığı menkıbeyi hatırlayarak  içindeki öfkesini yenebilmişti.Babası görmüş geçirmiş, insanlara sofrasını ve kapısını  açmış, fikir sancısı ve gönül çilesi çekmiş bir adamdı.. Yıllar önce bu dünyaya veda etmiş olmasına rağmen ; hala insanlar arasında ömrüyle  olmasa da adıyla yaşıyordu.Adı  şehirde ve insanlar arasında bu gün de geçer akçeydi. Yusuf bazen bu yaşa gelmiş olmasına rağmen  onun şanının gölgesinde yaşamaktan sıkıldığı da olmuyor değildi.Bu kızgınlığı masumcaydı : Hadi ben küçüktüm babam öldüğünde.Neden kardeşlerimden birisi onu iyilikte geçmedi diyerekten kendi kendine üzülüyordu.İlerlemenin olabilmesi için böyle olması gerektiğini kendilerine babası öğretmişti.:Babayı oğlu,öğretmenini öğrencisi,ustasını çırağı geçmeliydi ki ülkeler ve toplumlar ilerleye bilsin.İnsanların iyilikte yarışmadığı yerde hayır olmazdı..Hatırladığı menkıbeyi , ağabeylerinin evin ilk eniştesi olan Necati için babalarının göstermiş olduğu saygıya içerlemeleri ve ona kızmalarından ötürü babası onlara anlatmıştı.Onlar ;baba,  dün bir bu gün iki, hem o el oğlu, neden bu kadar saygı duyuyorsun ki diye direttiklerinde, onları etrafına toplamış, eniştesine evlatlarından çok özen gösteren adamın menkıbesini anlatmıştı:Adamın birisi eniştesine oğullarından daha çok saygı gösterirmiş.Hatta o kendisini ziyarete gelince altına minder bile koyarmış,hatırını  hep hoş tutarmış,ağarmış sakalına, ilerlemiş yaşına aldırmadan. Onun da evlatları sizin gibi adamcağıza kızarlarmış.Baba yine böyle bir günde çocuklarının her zamanki şikayetlerini yapmalarına fırsat vermeden onları susturmuş, hanımına odayı perdeyle ikiye böldürmüş. Eşiyle birlikte  misafirliğe gelen kızının soyunarak perdenin arkasına girmesini istemiş,bu arzusu kerimesince yerine getirilince de hanımına perdeyi açtırmış.Soyunuk bir vaziyette olan kızı, şaşkınlık ve utanç içinde koşarak kocasının arkasına sığınmış.Baba,bu defa kızıyla eniştesinin birlikte başka  bir odaya geçmeleri  ricasında bulunmuş. Bu arzusu gerçekleştikten sonra çocuklarına :Evlatlarım, elbette siz  bana damadımdan  sevgilisiniz.Lakin gördüğünüz gibi kız kardeşiniz babası olmama rağmen benim,kardeşleri olmanıza rağmen sizin arkanıza sığınmadı.Eloğlu dediğiniz, kocasının ardına sindi.O bizim namusumuzun  emanetçisi olduğu için ona bu kadar saygı duyuyorum demiş… Bundan sonra babalarının saygısını sorgulayan çıkmadığı gibi aynı saygıyı kendileri de eniştelerine karşı esirgemedi. İşte bu menkıbeydi eniştesine karşı haklı olduğu bütün tartışmalardan kendi iradesiyle  vaz geçiren olay.Ne kadar kötü olursa olsun ona namusları emanetti.İlahi bir mani olmadığı müddetçe de bu böyle devam edecekti.Bu durumun istisnası ölümdü veya eniştesinin onu istememesiydi.Çünkü kız kardeşi büyüklerinin bütün karşı çıkmalarına rağmen kendi yüreğini ortaya koyarak,onu tüm içtenliğiyle ona kaçacak derecede sevmişti..Bundan dolayı da kan kussa da kızılcık şerbeti içtim diyerek hatasına katlanıyordu.Bu katlanış bir nevi kendisine vermiş olduğu cezaydı.Gel gidelim dense de  yine  gelmeyecekti…. Yusuf bütün bunları bilmiş olmanın ağırlığıyla otobüsteki yolculuğuna devam ediyordu.Acaba ölmemişse bu adamla kim bilir yine hangi tartışmaları yaşayacaktı…?

     Otobüs deprem bölgesine girmeye başlamıştı.Bunu binalardaki çatlaklardan anlıyordu.Merkeze doğru ilerledikçe çatlaklar yarıklara dönüşüyor,yıkımların boyutu giderek artıyor,kesif bir ölü insan kokusu etrafa yayılıyordu.Hayatında ilk defa bu kadar korkunç manzarayla karşılaşıyordu.İnsanlar yıkılan binaların molozları arasında çaresiz bir şekilde kendilerinin bir an önce kurtarılmasını bekliyorlardı.Bu ölüler ve diriler için  yegane gayeydi.Yaralılar iniltileriyle hastanelere,ölülerse suskunluklarındaki sesle bir an önce mezarlarına gitmek ister gibiydiler. Yusuf;annesinin ve babasının hüngür hüngür ağladığı ölümlerine neredeyse şimdi  seviniyor gibiydi!Burada bir şeyi daha öğrenmişti.Bir insanın öldükten sonra inançları doğrultusunda naaşı yıkanarak,namazı kılınarak, dostlarının omuzlarında taşınarak ve helallik alındıktan sonra defnedilmesi ne büyük  bir nimetti!

         Annesinin ve babasının böyle bir ölümle öldükleri için yaratıcıya şükretti.Yetim ve öksüzlüğüne ilk kez sevindi….Kendisinin de tıpkı onlar gibi bir ölümle ölmesini Mevla’dan niyaz etti.Artık depremin oldukça etkili olduğu kardeşinin de yaşadığı ildeydi. Buradaki irtibat bürosuna telaşlı adımlarla hiçbir şey düşünmeden ve hissetmeden girdi.Artık kanı donmuş, aklı işlevini yitirmiş durumdaydı.Kalbinin küt küt atışlarını da duymasa kendisinin robot olduğuna inanacaktı.Bu bürodan Kardeşinin,sahildeki bir parkta Kızılay’ın vermiş olduğu çadırların birinde kaldıklarını öğrendi.Koşar adımlarla çadırların bulunduğu alana doğru yol aldı.Vardığında kardeşinin ailesiyle felaketten sağ salim kurtulduğunu gördü.İçindeki duygular yine savrulmuştu ve iradesi küçüklüğünde bin bir zorlukla yakaladıktan sonra elinden kaçırdığı kuşlar gibiydi...Bu duygulara kardeşinin evlendiği ilk günden aşinaydı.Kardeşi ve yeğenleriyle içtenlikle kucaklaşmasına karşılık,eniştesiyle ki içtenlikten ıraktı.Sadece sıradan bir merhabalaşmaydı o kadar.Kısa süreli oturmadan sonra çadırlara yardım malzemesi gelmiş nidasıyla çadır kent hareketlendi. İnsanlar yardım malzemesinin dağıtıldığı kamyonlara doğru yola koyuldular.Kimi koşuyor,kimi yürüyordu.Aslında yoldaki yürüme tarzları onların insanlık derecelerinin de bir nevi göstergesiydi.Koşar adımlarla gidenler yağmacı ,yürüyerek gidenler sadece ihtiyaçlıydılar ve  zaten onlar için bu yoldan başka çıkar bir yol da kalmamıştı.

           Yusuf yanılmamıştı, eniştesi de koşanların en önde gideniydi.Adımlarından hala değişmediği hatta menfi yönde ilerlediği aşikardı!Oysa son görüşmelerinin üzerinden sekiz yıl geçmişti.İhtimal vermemekle beraber bazen kendi kendisine yaşı ilerlemiş, belki kemale ermiştir diye düşündüğü de olmuştu.. Ama can çıksa da huy çıkmıyordu.Bunu şimdi bir kez daha yaşayarak tecrübe ediyordu.Külliyetli servetine rağmen eli sıkılıktan  sanki  ihtiyaçlıların en ihtiyaçlısıydı.Bu uğurda her türlü arsızlıktan ve kavgalardan çekinmiyordu….İlk partiden elindeki paketlerle sevinçle döndü. Telaşla çocukları ve eşini apar topar topladı.Onları apar topar yeni yardım kuyruklarına sokmak üzere yanına alıp götürdü.Her gidişin dönüşünde hırsı daha da artıyor,sarsıntılardan hiç  etkilenmemiş olan evini  yağmaladığı malzemelerle tıka basa dolduruyordu.Çocukları bunu oyun sanıyor,hanımı ise utana sıkıla bir tatsızlık çıkmaması için zoraki katılıyor,kardeşine lisani hal ile özürlerini bildiriyordu.Huyunu bilmese neredeyse kaynına da gel diyecekti. Ama  onu tanıdığından ve malzeme kalmayacağı korkusundan bu fikrinden caydı.Onlar gidince canı sıkılan Yusuf  komşu çadırlardan birinde iki yaşlı çiftin haricinde kimsenin çadırlarda kalmadığını fark etti.Kendi kendisine demek ki bunlar yaşlı ve yardım malzemesi alacak kimseleri yok diye içinden geçirdi.Aman olmazsa olmasın, ben de onların bir evladı sayılırım dedi,yola koyuldu.Bisküvi ve süt dağıtımı yapılan bir yardım kamyonundan verilen torbaları aldı ve yola koyuldu.Aldıklarının yaşlıların hoşnut olacağı türden nevaleler olduğu fikrindeydi..Kendisi için almadığından çekinmeden epeyce bir malzeme almıştı.Hem ihtiyarcağızlar için kendisinden başka kim gidip kuyruklarda vakit geçirirdi ki?Güç bela taşıdığı erzakları yaşlı çiftin çadırının önüne bıraktı.Ailenin erkeği olan Mehmet  amca :Evlat sizinkiler henüz dönmedi.Meraklanma istersen elindekileri bırak git.Onlar gelene kadar ben erzaklarına göz kulak olurum diyince, Yusuf :Yok amca, bunları ben sizin için aldım.Bakın hem sizin yiyebileceğiniz türden gıdalar bunlar.Niye zahmet ettin yavrucum sorusuna?Herkes gidince bir şeyler almaya, siz burada kalınca içerledim.Ben de sizler için alayım dedi.

          Bunun üzerine Mehmet amca:Evlat kusura  bakma….Ne bileyim …..Seni de onun gibi sandım.Bundan dolayı da senin bizlere onları alabileceğine ihtimal vermedim. Kusura bakma. Olur mu?Yusuf sahi sen nerelisin? Allah aşkına...Yusuf’tan Erzurumluyum lafını duyunca gözleri ışıldadı.Titrek bir ses tonuyla; o zaman sen Erzurumlu kızımın kardeşi olmalısın dedi.Kanaati Yusuf tarafından doğrulanınca, sevinciyle beraber ağlaması da arttı.Evladım, evladım….! Erzurum’un neresindensin?Yağmurcuk Köyünden. Babasının adını da öğrenince tatlı bir tebessüm ettikten sonra Yusuf’a ;evladım beni iyi dinle… :Ben Erzurum’un Kümbet Köyündenim.Köyümden on yaşımda ayrıldım.Bursa’ya geldim.Yıllarca çalıştım,didindim.Çalışmalarımın semeresini aldım.Fabrikaları olan bir zengin oldum.Tatil için hanımımla buraya gelmiştim. Gel gör  ki Allah’tan başımıza bu felaket geldi.Şimdi de bu çadırda oturmuş yardım bekler duruma düştük..Buna da çok şükür.İnsan ne oldum dememeli ne olacağım demeli. Şu an ben yetmiş beş yaşında bir adamım.Babanın zamanında çok ekmeğini yedim,suyunu içtim. Nefsim zengin olduktan sonra zekat dağıtanda bazen cimrilik edecek gibi olsa babanın cömertliğini aklıma getirip ziyadesiyle dağıtmaya özen gösteriyorum.Yusuf aradan geçen altmış beş yıllık zamanı düşündü. Dehşete düştü….Zira hayatında ikinci kez yüreği orta yerinden faylarla parçalanıyor, inanmadığı bir olayı daha iliklerine kadar yaşayarak  öğreniyordu. Zira kardeşlerinden Behzat ona askerlik için gittiği Muş’ta eşkıyaların yolunu kestiğini ,Erzurumlu olduğunu ve babasının adını öğrenince çok ekmeğini yedik suyunu içtik diyerek eşkıyaların özür dileyip kendisine koyun keserek ikram ettiklerini anlatmıştı.O da bu kadarına da pes doğrusu diyerek bu olayı  bir türlü kabullenmemişti.Abisinin olayı abarttığı kanaatindeydi .Ahmet Bey evladım, işin her ne olursa olsun. Bizim hiç çocuğumuz olmadı.Gel benim evladım ol.İşin başına geç ,ben ölünce de servetim senin olur.Sahi geçer misin?Bunu yaparsan beni çok sevindirirsin dedi.Bu defa da  Yusuf tebessüm ederek ,Ahmet amca: Bu benim ilkelerime aykırı:Ben öğretmenim,okulda öğrencilerime hep çocuklar alt yapısı olmayan her şey gecekondudur.Bu bir makam olur,diploma olur, zenginlik olur hiç fark etmez, alt yapısı olmadığı için bir gün gelir kolaylıkla elden çıkar derdim.Şimdi ben kendi ilkelerimi nasıl çiğnerim?Oluşmasında emeğimin olmadığı bir zenginlikten şimdi  nasıl faydalanmayı kabul edebilirim diye sordu?

               Mehmet Bey bu cevaba evlatlığını kabul ettiğini bildirecek cevaptan daha çok memnun oldu.Yerinden kalktı.Yusuf’u alnından öptü.Eşini yanına alarak geceyi geçirmek üzere arabasına yöneldi.Tüm  itirazlarına aldırmadan Yusuf’u misafirimsin diyerek çadırında yatırdı..Kendisi ve  hanımı sabaha kadar arabanın arka koltuğundaki daracık yerde sabahladı.Böylece biraz da olsa geçmişten kalma minnet borcunu ödemiş olmakla beraber kolaya konmayan erdemli bu genci de ödüllendirdiğini  düşünüyordu…Çünkü iyilikler bengi suydu.Ne kadar zaman geçse de eskimiyor, hep yeni kalıyordu.Ölümlü insan iyilikleriyle abı hayat içiyor, ölümsüz oluyordu.

REŞAT COŞKUN

PALTO

        Erzurum kılıçtan keskin kışlarıyla meşhur bir şehirdir.Bu nedenle şehir halkının neredeyse bütün ömrü bu soğuklara hazırlıklarla geçer.Bu şehirde bir bakıma, insanlar kışı daha çok severler. Biraz zoraki de olsa…Önlerinde bekleyecekleri yaz olduğu için.Yazın böyle bir beklentileri de olmadığından, bu mevsimi kış hazırlıklarıyla geçirirler.Aslında gelen yaz değildir, kışa hazırlanma ve kışı karşılama meşakkatidir..

          1986’nın sonbaharıydı;aylardan ekimdi.Muhsin bir taraftan okula gidiyor, bir yandan da bütün şehir ahalisinin yaptığı gibi kışı karşılamak için karınca kararınca son hazırlıklarını yapıyordu.Başka yerlerde ateşle oyun olmaz sözünün buradaki söylenişi soğukla oyun olmazdı.Hem de ne kış: Evliya Çelebi’nin deyimiyle kedilerin damdan dama atlarken donduğu, bahar gelince ancak buzlarının çözülebildiği kış…Bunun için Muhsin yıllardır almayı hayal etmesine rağmen bir türlü alamadığı bir paltonun acil ihtiyacı içindeydi..Yemesinden içmesinden kısmış, bir palto alabilmenin derdine düşmüştü..Çarşıda yaş sebze ve meyve satışı yaptığı tezgahının başında alış veriş için gelecek müşterileri her zamankinden  daha çok bekliyordu. Zira her müşteri onun için palto hayaline bir adım daha yaklaşmak demekti.

         Aslında zengin bir ailenin son çocuğu olarak hayata gözlerini açmıştı.Ama kader ona küçük yaşta yetim kalmayı reva görmüştü.Bölünen mallar ve gelmeyen alacaklar onu hem çalışıp hem de okumaya mecbur etmişti.Bu durum bir yandan da onun için faydalı olmuştu.Mirasyedi,  şımarık zengin çocuğu kardeşlerinin aksine bu durum onun çalışan, üreten,kazanan ve kazandığını, babası gibi mağdur insanlarla paylaşan birisi olmasına vesile olmuştu.İki tarafı da kesen bir kılıç gibiydi.Hem dünyalık kazanmayı hem de kazandıklarının bir kısmıyla ahiret için insanların gönlünü kazanmayı biliyordu.

         Her gün yaya gidip geldiği üniversiteden üşümemek için üst üste giydiği kazaklardan artık gına gelmişti.Bu  onu yaşına göre biraz kilolu da gösteriyordu.Böylece palto aldığı gün bir taşla iki kuş vurmuş olacaktı..O böylece hem üşümekten, hem de şişman görünmekten kurtulacaktı..Her sabah işe ve okula artık daha bir şevkle gidip ve geliyordu.Biriktirdiği para tomarını cebinden çıkarıyor defalarca sayıyor, tekrar cebine koyuyordu.Bu onun en büyük zevklerinden biri olmuştu.Tabi ki bir de okul ve geçim için vermiş olduğu uğraşlardan arta kalan zamanlarında rahmetli giyim adını verdiği eskici dükkanlarındaki az kullanılmış paltolara bakarak en yenisi ve en güzelini bulmak için verdiği diğer uğraş..

           Aslına bakılırsa bu tür satış yapan dükkanların birisinde merinos yününden istediği gibi bir tane palto bulmuş ve beğenmişti.Fakat parasını sorduğunda boyunu aşan fiyat karşısında boynunu bükmekten başka elinden bir şey gelmemişti.Ama bu onu hiçbir zaman yılgınlığa  düşürmemişti;hatta paltoyu alma arzusunu bilemişti,hırsını arttırmıştı.O hayatını iki temel üzerine kurmuştu.Bir işe girmeden önce; enine boyuna iyice düşünmek.Bu aşama tamamlandıktan sonra da yüreğiyle meselenin üzerine gitmek.Bu yöntemi Sultan Fatih’ten kendisine kalan bir miras gibi görüyordu.Örnek aldığı insan  İstanbul’u almak için on iki yaşından itibaren planlar yapmış,yirmi bir yaşına gelince de işe girişmişti.Bir ara fetih aksiliklerle yatacak gibi olduğunda atını denize doğru sürerek:Ya  İstanbul beni alır. Ya  ben İstanbul’u ! Diyerek yüreğini ortaya koymuş ne kadar kararlı olduğunu göstermişti..Bunun için hayatında önemli kararlara hep Fatih metoduyla yön veriyordu Meseleleri aklıyla  düşünüyor ,yüreğiyle üzerine gidiyordu.Akıl üzerine inşa edilmiş bir duygusallıktı bu…Böyle yaptığından dolayı da hiç kaybettiği olmamıştı..Babasının ölümünden kısa bir süre sonra tek dayanağı olan annesinin ölüm acısını bile bu yöntemle üzerinden atmıştı.

              Zaman akıp gidiyor, soğuklar şiddetini artırırken geçen günlerle beraber kazandığı paralardan palto için bir köşeye attığı miktarda  kabarıyordu.Nihayet günler sonra beklediği büyük gün gelmişti.

     Uzun uğraşlar ve öz verili çalışmalar sonucunda istediği gibi bir paltonun sahibi olmuştu.Kendisini soğuktan koruyacak.Üşümemek için üst üste elbise giymekten de kurtulacaktı.Hele yaşına göre şişman görünmekten kurtulmuş olmak vardı ki bu bile tek başına bir neden olarak kendisini mutlu etmeye yetiyor da artıyordu.Paltosunu aldığı günün sabahı erkenden kalktı, her zaman olduğu gibi caminin yolunu tuttu.Üşümek gibi bir derdi olmadığından daha fazla ecir alacağı düşüncesiyle bu kez uzakta ki bir camide namazını eda etmeye karar verdi.Aslında her sabah böyle yapmak istiyordu. Lakin Erzurum’un soğuğu elini kolunu bağlıyor, bu düşüncesini gerçekleştirmekten alıkoyuyordu.Hele seher vaktindeki soğuklar…..Düşman başına…

       Sabah namazını Murat Paşa Camisi’nde kıldıktan sonra, kendime bir kıyak yapayım diyerek karnını doyurmak için şehrin en eski lokantalarından olan Güven lokantasının yolunu tuttu.Buranın paçası meşhurdu.Zaten şehirde bu saatte açılmış olan lokantada pek yoktu.Olsa da bunların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.

         Lokantanın kapısından sevinçle içeri girdi.Müşterileri ve çalışanları selamladıktan sonra siparişini verip boş bir masaya kuruldu.Sabah olduğu için genelde lokantada parmakla sayılacak kadar müşteri vardı.Her kapının açılışında da gayri ihtiyari burada bulunan herkes kapının olduğu tarafa gözlerini çeviriyor, gelenin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyordu.Çünkü bu çarşıda herkes az çok birbirini tanırdı.Bir iki derken, gelenlerin sayısı artmaya kapının açılışı sıklaşmaya başlamıştı ki bu kez ellerini ovuştura ovuştura çarşının bilinen delilerinden olan Ahmet içeriye giriyordu..Gürül gürül yanan sobanın yanına gidip,ellerini ayaklarını ısıttı.Daha sonra boş bir masanın kenarına ilişti.Vehbi Usta her müşterisine sorduğu gibi ona da arzusunu sordu..Boynunu büken  Ahmet bu haliyle sen bilirsin manasında: Açlığını giderecek çorbayı veya paçayı seçme tercihini ona bıraktı.O da neşeli bir tavırla getirdiği çorba kasesini yemesi için Ahmet’in önüne koydu.Zaten yıllardan beri Ahmet’in ve bir çok delinin doyurulması işini kuruş talep etmeksizin üzerine almıştı…Masanın kenarında oturan Ahmet hala ısınmamış olacak ki  çorbasına kaşık uzatmadan tekrar sobanın başına geçti..Muhsin’in ağzına götürmek üzere olduğu kaşık birden elinde  kaldı.Ağzında lokmalar büyüdü ..İçinden bir şeyler koptu.Her neyi denediyse bir türlü içindeki iyilik meleğini başından def edemedi…Yeni aldığı paltosuna baktı..Ahmet’e baktı..Daha okula bile bununla gitmedim.Ben de ne zorluklarla aldım.Hem benim yokken kimse getirip vermez.En azından onun durumunu bilindiğinden, getirenler olabilir. Benim öyle bir sansım da yok, dedi…Gözlerini o noktadan uzaklaştırdı.Verdiği cevap aslında kendisini de tatmin etmemişti..Ama bu mazeret işini bir nebze olsun kolaylaştırdığı için paçasını kaşıklamaya devam etti.Lokantanın dışına çevirdiği gözleriyle dışarıdaki insanları izliyordu.Dışarıda soğuktan telaşlı adımlarla yürüyen insanlarda istisnasız tek endişe bir an önce sıcak bir mekana kendimi atıp kurtulsamdı.Bu yürümelerindeki aceleden ve tavırlarından belliydi.Bu durum onu uzaklaşmak istediği ortamdan uzaklaştıracağına daha da içerisine çekiyordu..Çünkü dışarıda değil içerde üşüyen biri vardı.. Artık ağzının tadı kaçmıştı bir kere..Nerden de geldim dedi, kendi kendine buraya.Keşke bu gün gelmeseydim… Yemek mi onu ,o mu yemeği yiyordu belli değildi..

        Lokantanın kapısı tekrar açıldı.Bu defa gelen çarşını manavı olan Necip Amcaydı .Yerine oturmadan yüksek sesle elindeki poşetten bir palto çıkardı.Ahmet’im nerede benim..Bakın ona neler de aldım,üşümesin diye, palto getirdim .Ahmet’i masasından kaldırıp paltoyu giydirdikten sonra kendisi de bir masaya oturdu.Aslında paltoyu Ahmet’e değil Muhsin’e getirmiş gibi olmuştu.Muhsin’in yüzündeki somurtkanlık kaybolmuş adeta kış ortasında baharı yaşayan bir memleket olmuştu..Yüzünde güller açtı..İkram edilen çayını tadını çıkara çıkara yudumladı..Tabiki bu neşesi de fazla sürmedi..Bu kez vicdanı zaptiye oldu yolunu kesti..Paltoyu kurtardığından çok bu kez veremediğine üzüldü.Bir paltoyu bile veremeyecek cimrilikle kendini suçladı.Demek ki Allah’ın sevgili kulu değilim ki bu iyilik bana değil Necip Amcaya nasip oldu,dedi...Sabahı, bu yaşananlardan dolayı berbat olmuştu.Oysa güne sevinçle başlamasına sebep olan palto gün sonunda gününü kabusa dönüştürmüştü…İsterken her şeyin hayırlısını istemek bu olmalıydı..

       Okula gitti,okuldan eve döndü.Durumunda en ufak bir değişiklik olmadı..Hep aynı söz dudaklarından dökülüyordu.Pis cimri..pis cimri..İçinde bir bölünme yaşıyordu.İçi İslam’ın ilk yıllarının Mekke’sinden de karışıktı..Oradaki karşılıklı bir hak batıl savaşıydı.Kardeş kardeşe kutsal bir kavgaydı.Buradaki  ise kendi içinde kendisiyle tutuştuğu bir savaştı..Kendisi de içindeki iyinin kazanmasından yanaydı. Zira yiğit bin yaşar, fırsat bir düşerdi..Fırsat da elinden kaçmıştı,yiğitlikte…

        Daha fazla bu duyguları yaşamamak için erkenden yatmaya karar verdi.Hem böyle yaparak günün yorgunluğunun yanı sıra yaşadığı ruhi  sıkıntıyı da  belki atlatmış olurdu.Sabah ezanlarına kapının tokmağının sesi karışıyordu.Ezanla beni çağıran belli,kapının tokmağıyla çağıran kim ola ki dedi?.Hemen yorganını üzerinden attı kapıya doğru yola koyuldu.Kim o, sesine” Benim ben…Hacımın oğlu..Yunus..” Muhsin kapıyı açtı.Bu köylerinin delisi olan Yunus’tu. Köyden çıkalı yıllar olmuştu.Yunus’u köyden  açılan sohbetlerde isminin geçmesinden biliyordu.Hayırdır Yunus.Derdin nedir ? Dedi. Hacımın oğlu biliyorsun havalar soğudu. Baban öldü sen varsın.Üşüyorum.Paltom yok Bana bir tane palto lazım…Muhsin tebessüm etti.Dün kaçırmış olduğu iyilik fırsatının bu gün kendisine tanındığına  sevindi,paltoyu getirerek sevinçle Yunus’a uzattı..Kapıyı kapatırken bu dünden nasipten çıkmış bir gün öyle boş yere bende kaldı diyordu..Sevinçle yeni güne başlıyordu…

Reşat COŞKUN - Erzurum

 

USTA İLE KALFA

İsmail Usta, dükkanının önünde oturmuş, sabah keyfi yapıyordu. Bir yandan da kahveci çırağının getirdiği çayı yudumluyordu. Birden neşesi kaçtı. Derin bir ah çekti… Neden benim de bir evladım olmadı ki diyerek kendi kendine dertlendi… Sonra bu haline tövbe etti. Dünya bir imtihan dünyasıydı. Herkes bir şekilde imtihan olunmaktaydı. Çıraklarının temizliğini ve bakımını yaptıkları torna tezgahının başına geçti… Gelen işleri bir an önce yetiştirmek için işe koyuldu. Hem böylece boş kalan insanın süfli düşüncelerinden de kurtulmuş oluyordu. Onun meslek hayatında zamanında teslim etmediği bir iş olmamıştı. Ayrıca yaptığı işteki titizliği giderdiği arızanın bir daha patlak vermesine yol açıyordu. Şimdiye kadar yapıp gönderdiği bir işin geri geldiği görülmemişti. Bunlardan dolayı tanınan ve tercih edilen bir ustaydı. Hal böyle olunca da dükkanı müşterilerle dolup taşıyordu. Sabahın erken saatleri hariç başını kaşıyacak zamanı yoktu. Hatta geceleri bile sıcacık yatağından kaldırılıp, tatlı uykusundan uyandırılıp işe götürüldüğü oluyordu.

Darda ve yolda kalmışa yardım etmeli deyip bu tür işlere de üşenmeden gidiyordu.

Tornanın sesine çıraklardan birisinin sesi karıştı. Usta, Usta! Dışarıda bir adam sizi görmek istiyor. İsmail Usta makineyi kapattı. Ellerini önlüğüyle sildi. Gelen çocukluk arkadaşıydı. Yanında getirdi sevimli ve güzel giyimli çocuk da arkadaşının oğlu olmalıydı. Çıraklardan birisi kahveye gönderildi. Gelen kahveler içildi. Geçmişteki güzel günler bir bir yad edildi.

Arkadaşı:

- İsmail Usta biliyor musun seni çok özlemiştim? Gelmem iyi oldu. Ancak sebebi ziyaretime gelince; benim  oğlanı size çıkar vermek niyetindeyim. Tabi ki sen de münasip görüp, kabul etme lütfünde bulunursan?

İsmail Usta:

- Elbete, lütufta bulunmak ne demek, başım gözüm üstüne. Senin evladın, benim de evladım  sayılır. Hem Mevla bize evlat nasip etmedi.

Bunu evlat yerine koyar, yetiştiririm. Hiç değilse benim de emeklilik günlerimde evden çıkınca uğrayacağım bir yerim de olur böylece…

Yeni gelen çocuk işi öğrenmede emsallerine göre daha maharetliydi. Hele akşam iş çıkışlarında boşalmış yağ tenekelerinde üşenmeden su ısıtıp banyo yapması, üstüne başına titizlik göstermesi ustasını ziyadesiyle mutlu ediyordu. Bu çırağı görenler yaptığı işe dair bir tahminde bulunsalar, hiç birinin tahmini tutmazdı. Herkes ona giyimine, kuşamına ve tırandazlığına bakarak ünlü bir fabrikatörün oğlu veya en yakın tahminle ünlü markalar satan bir mağazanın tezgahtarı derdi.Ustası, Ömer’i yere göğe sığdıramıyor, Ömer diyor da başka bir şey demiyordu.

Onun adını anmak kendisini sonsuz sevince gark ediyordu. İş hayatında elinden bunca çırak gelmiş geçmişti. Böylesi binde bir olurdu. O bir kendisine nasip olmuştu. Bu lütfundan dolayı Allah’a şükrediyordu. Ömer’i tezgahının başında tutuyor. Bütün işleri onun yanında yapıyor, mesleğin bütün inceliklerini ona öğretiyor, Onun aranan, iyi bir usta olması  içi her türlü fedakarlığı yapıyordu… Hem kendi adı da böylece devam etmiş olacaktı. O bir ustaydı. Eseri de yetiştirdiği kalfalar ve ustalardı. Düzelmeyecek eğrilik için çekici eline almazdı. Zaten bu alemde kişinin geçmişteki ustası gelecekteki işlerinin miktarının belirleyicisiydi. Bunun için iyi bir ustanın yanına çırak girmek her çocuğa nasip olacak mutluluk ve baht açıklığı değildi.

Günler günleri, haftalar haftaları kovaladı ve on yıl böyle geçti Ömer ustasının yanında kaldı. Onun için çalıştı. Namı aldı da yürüdü… İnsanlar artık hiç kimsenin İsmail Ustanın kalfası Ömer kadar iyi bir tornacı olmadığını söylüyorlardı.

Şehrin bozulan bütün makinelerinin parçaları yapılmak üzere Ömer’in çalıştığı dükkana geliyordu. İsmail Usta git gide zengin olmuştu. Bunda kalfasının da payı olduğundan onu ihmal etmemiş, sigortasını zamanında yatırmış ayrıca ustası maaşı verir olmuştu.

Sanki usta, kalfa değil; baba ile oğul gibiydiler. Ne o kalfasına kem bir söz, ne de Ömer ustasına bed bir söz etmeden yılları devirmiştiler. Geçen onca yıl zarfında birbirlerinden en ufak bir incinmişlikleri olmamıştı.

On iki yılın sonunda Ömer’in askerlik görevi gelip çattı. Bu yaman bir ayrılık oldu. Koskoca yirmi dört ay, öyle gelir geçer, yenilir yutulur cinsten bir zaman değildi bu… Koskoca iki yıl. Hem de  ne yıl!

İsmail Usta, günlerini evladı saydığı Ömer’i beklemekle geçiriyordu. Hasretin acısı iliklerine kadar işlemesine rağmen; sayılı günler gelir geçer. Hem dağ dağa kavuşmaz ama insan insana kavuşur diyordu. Kendi kendisini avutuyordu. Aslında kazın ayağı hiç de öyle değildi. Gerçekte adeta Yusuf’unu kaybeden Yakup olmuştu. Tek fark da Yakup’un Yusuf Yusuf figanını, O’nun Ömer Ömer iniltileri almıştı.

Ömer de başlangıçta geride bıraktığı her şey gibi ustasını da özlüyordu. Lakin gün geçtikçe en çok özledikleri arasından ustasının varlığı silinip kayboluyordu. Ustasının her ay bir kez olsun aksatmadan gönderdiği harçlıklar ve mektuplar da bu unutulmayı engellemeye yetmiyordu. Zaman ilerledikçe artık ustasının mektuplarını okumaz olmuştu. Mektubu açıyor sadece kağıtlar arasına sıkıştırılmış parayı alıyor, cevap yazma zahmetinde bile bulunmuyordu. Oysa, askerde insanın askerlikte günleri mektup beklemekle geçerken, insanın düşmanından bile gelecek mektuba sevinecekken…

O ustasının mektuplarının kendisi için yük görüyor, aklınca iyice ihtiyarlayan ustasının askerlik dönüşünde kendisini başkasına kaptırmamak için bütün bu iyilikleri yaptığına yoruyordu.

Kendi kendine;

- Buldu, benim gibi birini aklı sıra askerden sonra da yanında çarığı boğazına çalıştırmak istiyor. Yok öyle!.. Artık maymunun gözü açıldı. Ustam kaz gelecek yerden tavuğu esirgemiyor. Kendi dükkanımı açar keyfime bakarım. Allah kardeşleri bile bir anadan babadan yaratmasına rağmen rızklarını ayrı ayrı yaratmadı mı? Ben ne diye bu adamla devam edeyim ki? Kazandığım benim olur. Üzerimde hakkı yok değil. Ama ben de bunca yıl ona çalıştım, kazandırdım. Hemen bayramlarda gider elini öperim, olur biter. Fazla kaldırıp yendirmenin bir anlamı yok…

Bunları diyordu ama askerlik dönüşünde adet olduğu üzere kendi dükkanını açmak için gidip ustasının elini öpüp icazet alma geleneğini nasıl çiğneyecekti? Ustası dünyada dükkan açmasına müsaade etmezdi.

Gidip izin almasa  bu çarşıda duyulup, yayıldığında yüz yıllarının geleneğini çiğnemiş olmanın kınanmışlığı ve utancını üzerinde taşımak zorunda kalacaktı. Askerliğinin son günleri yaklaştıkça bu korku dolu duygular büsbütün kalbini istila etti. Daha fazla kendisiyle cedelleşmemek için kestirip attı. Gelenekmiş! Askerden dönüşte uğramam olur  biter…

Terhis olur olmaz, değil ustası ana ve babası da müsaade etmeyeceğinden kimseye sormadan dükkan bakmaya koyuldu. İsmail Usta, dönüşünü el alemden haber aldığı kalfasının kendisine uğramamasına içerledi de içerledi.. Senden dükkan açmak için izin aldı mı diyenlere? Aldı, Sağ olsun aldı, dedi. Bu kan kusup da kızılcık şerbeti içtim demekten farksız bir cevaptı. Çok geçmedi, beden sağlığı bozuldu. Artık dükkanını yarı sağ, yarı hasta halinde açıyordu. Bu da dükkanın bazen saatlerce kapalı kalmasına neden oluyordu. Bu durum dükkanının hemen karşısında dükkan açan kalfasına yarıyordu. Zaten Ömer’in kalfalarını bir bir kapmasına bir anlam veremese de kızmıyordu. Demek ki hakkımızdan hayırlısı buymuş deyip, geçiştiriyordu.

Günlerden bir gün şehirde yapılmakta olan barajın inşaatında çalışan makinelerinden biri arızası giderilmek üzere Ömer Usta’nın dükkanına getirildi. Bu araçtan şehirde fazla olmadığından bu aracın tamiri ve bakımıyla ilgili takım ve edevatı almamıştı. Düşündü taşında. Gidip alsa harcı borcunu  ödemezdi. Tuttuğu balık ürküttüğü kurbağaya değmezdi. Bu işten alacağı para vereceğinin çeyreği bile değildi. Ustam ihtiyatlı usta. Onda bütün araçların tamir ve bakımının yapılabileceği takım var. Çırağı gönderir istetirim dedi, çırağını yanına çağırdı. Gerekli olan takım ve edevatı yazdığı notu avucuna tutuşturdu. Çırağın; - Ama Usta! Demesine;

- Sana ne diyorsam onu yap. İsteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara dedi…  Çırağı, ister istemez İsmail Usta’nın dükkanının yolunu tuttu. Sonucu sabırsızlıkla merak Ömer saklandığı kapının ardından çırağının dönmesini bekliyordu. Çırak kısa sürede eli boş döndü. Usta vermedi. Dedi ki; ustana söyle ustasından izin almadan hem de onun karşısında dükkan açmasını biliyor. Az yesin, kısa giysin kendisine takım tezgah kursun. Ateş sana kim üfledi! Ömer’in beti benzi attı. İçinde ustasına dair kalan iyi niyet kırıntıları da tümden yok oldu.

Zaten ben biliyordum: Yanılmadım, yanında çalıştığım zamanki bana iyi davranmasının sebebini; beni dükkanına kalfa kendisine köle yapmak. Ben de o göz var mı? Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırmış! Ama ben aslanım aslan! Hemen malzemecinin yolunu tutu. Gerekli gereksiz ne kadar işiyle alakalı malzeme varsa hepsini harç borç demeden satın aldı. Artık bütün zamanını gece gündüz demeden dükkanında geçiriyordu. Hayatı dükkanı olmuş, tek uğraşı ise işi…

Aradan birkaç hafta geçmişti ki öğle vakti olmasına rağmen ustasının dükkanını açmadığını gördü. Akşama kadar da dükkan açılmadı. Meraklandı… Günler günleri, haftalar haftaları kovaladı. İki ay böyle geçti. Merakını diğer dükkan sahipleri giderdi. İsmail Usta hasta yatağında yatıyordu… İçinden bir ara gitmeyi düşündüyse de ustasının kendisi için çırağına söylediklerini aklına getirdi, vazgeçti… İşine koyuldu…

Ustasına yaptıklarından dolayı oğluna küsmüş olan Ömer Usta’nın babası hiç yapmadığı işi yapıp ilk kez oğlunun açtığı dükkana uğramıştı. Hem de sabahın köründe. Askerlik dönüşünde dükkan açmasına müsaade etmediği gibi hayırlı olsuna da gelmemişti. Babasını kapıda karşıladı. Onun istemiyorum. Bugün çay içilecek gün değildir. İtirazlarına aldırmadan çırağını kahveden çay getirmesi için gönderdi. Şunun şurasında ilk defa dükkanıma uğruyorsun, baba dedi. Babası;

- Evladım: Bugün de gelmezdim lakin sabah namazından sonar İsmail Usta’yı ziyaret için evine gittim. Çok hasta. Gitti gidecek… Benden seni yanına göndermemi istedi. Onun için kalktım geldim. Gitmezsen hakkımı helal etmem. Ona göre! İtiraz da istemem! Adam öldü, ölecek. Öyle bir dost, öyle bir insan zor bulunur. Ah ah! Onun hatırı değil mi beni buraya getiren? Dedi ve hızla dükkandan uzaklaştı.

Ömer fazla umursamadı. Akşam olsun giderim, dedi. Ustasıyla yüzleşmek korkusundan işi savsakladı. Akşam olunca babasının gittin mi sorusuna hayır demenin ne demek olduğunu düşündüğünde, irkildi. Çırağına aldırdığı çikolata ve kolonya ile ustasını evinin yolunu tuttu.

Açılan kapıdan içeriye girdi. Ustasının hasta yattığı odaya doğru yöneldi. Çıraklığında bu evi su yolu ettiğinden avucunun içi gibi biliyordu.

Ustasının bulunduğu odaya girdiğinde selam verdi. Selamını alan ustasının gösterdiği sandalyeye oturdu. Bir zaman sessizlik hakim oldu… Sessizliğin sesi ustanın  tekrar konuşmaya başlamasıyla bozuldu, Ömer evladım:

- Buyur usta.

- Seni, sevgili dostum, baban ellerinden tutup yanıma getirdiğinde parmak kadar çocuktun. Ellerimde büyüdün desem yalan olmaz…

- Olmaz usta.

- Sen, benim çocuktan yana nasipsiz olan dünyama bir bahar gibi geldin. İçimde umut çiçekleri açtı. Sevinç güneşi doğdu.  Şu fani dünyada bir hanım, bir de ben; iki de gölgemiz eder dört.  Kul namına, başka kimimiz kimsemiz yok. Seni, takımları istemek için çırağını göndermeni saymazsak; hiç kırdığım, üzdüğüm oldu mu?

- Hayır, olmadı usta.

- Seni evlat gibi, gibisi fazla evladım olarak gördüm.  Öyle gördüğüm için de evladım gibi yetiştirmek istedim. Sen askerden döndükten sonra dükkanı sana bırakıp, inzivaya çekilip, ibadet ve taatle meşgul olmayı düşündüm. Tabi sağlığım elverdiği ve havalarında güzel olduğu günlerde yanına uğrayıp bir çayını içmeyi düşünmedim değil. Nefsim için senden beklediğim sadece ve sadece bir bardak sıcak çaydı. Emekli maaşım hamın ile benim başımdan aşıyor.

- Evet seni isteyerek ve bilerek kasıtlı bir kez incittim. Ama ameller niyetlere göredir. Allah da biliyor ki niyetim halisti… Öyle diyerek seni daha bir şevkle dükkanına bağlamak istedim. Şayet o gün o malzemeleri  verseydim; senin için benim dükkan umut kapısı olacağından dükkanım diyemezdin. Hem sen biraz eli açık, gezip tozmayı seven birisin. Dükkanına bağlanamamandan korktuğumdan bunu yaptım.

Niyetim hayır olsa da senden davranışımdan hasıl olan kırgınlıktan dolayı ustan olarak hakkını helal etmeni istiyorum. Budur senden yegane isteğim. Benim için paranın pul.un kıymeti yok ki, takım tezgahın olsun. Bunun için vasiyetimde de belirttiğim gibi dükkanın mülkiyeti ve içindekilerle birlikte sana bırakıyorum… Hakkını helal et helal et evlat!

- Ömer hıçkırıklar içinde helal olsun usta! Helal olsun. Sen yıllarca benim gibi bir eşeği adam etmeye uğraşıp durmuşsun meğer ben ne aptalmışım ne nankörmüşüm. Küçücük hesapları nefsimin hilesini hesaba katmamışım. Cehaletimle büyütmüşüm de büyütmüşüm, dedi.

Ölümün neden kendisine değil de ustasına geldiğine kızdı durdu. Kendisi ölse hiç değilse yeryüzünden bir kötü eksilirdi. Ama şimdi bir iyi eksiliyordu. Ustasından ne yapıp edip o helallik almalıydı. Kendini toparladı ustasının elini, yüzünü öptü. Asıl onun hakkını helal etmesi gerektiğini tekrarlayıp durdu. Sonunda bu muradına nail oldu… Nedenini bilmeden evden koşar adımlarla uzaklaştı.  Belki de ustasının yanında durdukça  vicdan azabı ve utanç bir kat daha arttığından olsa gerek…

O gece yerde mi gökte miydi, belli değildi. Onun için yerle gök bir birini kucaklamış sanki o arasında kalmıştı. Çok zaman geçmeden ustasının ölüm haberi çarşıda yankılandı. Vasiyeti doğrultusunda dükkan kendisine verildi. Yaşadığı sürece hep düşünüp durdu; hangisi hakkında hayırlıydı. Ustasının kendisinin sandığı gibi çıkması mı yoksa böyle erdemli olması mı? Çünkü böyle çıkması bir ömür boyu sürecek vicdan azabına gark etmişti. Kendisinin  sandığı gibi çıkması vicdanını rahatlatacaktı.

Ustası ona Yakup olmuştu ama o ustasın Yusuf olamamıştı. Ustasını buğday ambarı olan ustalığını boşaltmış fakat hikmet ambarından hiç faydalanamamıştı…

 
BİR DİLENCİ DÖRT DELİ ( HİKAYE )
 
Nedendir bilmiyorum.Lakin onlar beni, ben de onları seviyorum.Şehrimin en
alttakileri..Yani delileri ve dilencileri.Vakit buldukça onlarla oturup
bir de onların penceresinden hayata bakıyorum. Onlarla oturup konuşuyorum.
Hem karşımda çıkara ve hesaba dayalı bir mekan ve kalp paylaşımı
olmadığından işin içine çıkar ve riya gibi içtenliği bozan duygular da
girmiyor.Tamamıyla bulunduğumuz  mekanda yürek paylaşımına dönüşüyor;
buluşmalarımız ve konuşmalarımız.
Üzerimde günün yorgunluğu,omuzlarımda bir ayın ağırlığı aheste adımlarla
Mumcu Caddesi’nden yukarıya çıkıyorum.Nevriye Eze,o günkü
nevalesini çıkarmak üzere yola koyulmuş. Hem de sigarasını tellendire
tellendire..Gözlerinde her şeye rağmen hayat yaşamaya değer der, bir
ışıltı, çehresinde hüzün kokan tebessüm  var.Bana yönelerek:Haydi
oğul,paramı ver diyor.Ceplerimi karıştırıyorum.Ayın sonu oluşu hasebiyle
kalan param olan Bir Yeni Türk lirasını, Nevriye Eze kalan paramın hepsi
bu..Al hepsi senin olsun. Diyerek ona doğru uzatıyorum.Birden yüzündeki
sevinç kayboldu.Kızgın bir şekilde:O parayı al, cebine koy oğul!Erkek adamsın.
Cebinde para olsun. Ne olur ne olmaz..Ben gider başkasından bulurum.
Senin son paranı almam dedi ve süratle uzaklaştı..Birden geriye
döndü.Bağıra bağıra;hem şimdiki kadınlar yoktan anlamaz bunu bir kenara
yaz dedi..Gözden kayboldu.Elimdeki para ağırlaştı..Kalbimde sevinç
nemalandı..Hemen karşı caddede yerlere uzanmış başka şehirden gelen
dilenciler mesleklerini tüm ince ayrıntılarıyla icra ederek adeta ayak
üstü tiyatroya dönüştürerek/oynayarak dilenirken, Şehrimde kendisine
uzatılan parayı son param dediğim için geri çeviren bir dilenci
vardı!Dilencilerin kaçı bu yüreklilikteydiler.Zenginlerin kaçı bu tok
gözlülükte.
Öğle namazını cemaatle eda etmek için telaşla abdest almaya çalışıyorum.Bu
esnada çarşının tescilli delisi de şadırvandan suyunu içmiş gidiyordu
ki;Takılayım dedim.Kalbi kırılmasın diyerek kelimeleri seçerek;Ahmet Abi,
ben burada namazı kılacağım.Sen nerede kılacaksın?.Gülerek Arif,ben
Mekke de kılacağım. Coğrafyacı olmam hasebiyle cevabının tesadüfi olup
olmadığını anlamak için, Ahmet Abi,peki Mekke ile buranın arasında kaç
dakikalık zaman farkı var dedim. Valla hemen hemen aynı demesiyle
irkildim..Evet iki şehir arasındaki zaman farkı hemen hemen aynı idi.İşte
size akıllıların deli damgasını vurduğu bir deli.Ben akıllı çocuklara
yerel saatleri ve meridyenleri anlatırken saçımı başımı anlamamalarından
yolacak durumlara düşerken.Bana yerel saatler konusunda ders veren bir deli..
Canım sıkkın adını bilmediğim ama deliliğini gözlerinden okuduğum
Erzurumlu olduğu her halinden belli olan bir deli gelip bankta yanıma
oturuyor.İçmek üzere çıkardığım sigaradan bir tanede ona uzatıyorum.Uzun
süren sesizlikten sonra konuşmayı ben başlatıyorum.
Tanımadığım için öylesine soruyorum.Dadaş akıl nedir?Başını öne eğdi.
Gözlerini parmaklarının ucuna odakladı. Öylece uzun süre kaldı.Yavaşça
başını kaldırdı ve sigarasından derin bir nefes aldı.Biliyor musun Nüsret?
akıl camdan bir kavanozdur.Hayatın sert zemininde ellerinde
taşıdığın.Ellerinden kayıp kılrıldımı bitti.Bir daha yapamazsın..Benim
gibi deli olur adın.Ben  o kavanozu kıranlardanım....İşte bu şehrin
delilerinden birisinin dilinden akılın tanımı..
Ünüyle şehrin ileri gelen delilerinden olan Deli Memo elindeki bastonla yine
kendisi gibi deli olan, bu yetmezmiş gibi birde felçli olan yeğenini
evire çevire dövüyordu.Sigarası bir tarafa kendisi bir tarafa savrulan
yeğeni avazı çıktığı kadar canının yanmasından dolayı
bağırıyordu.Yanlarına yaklaştım.Memo Amca yazık değimli çocuğu
dövüyorsun?Hem o senin yeğenin.Nasıl böyle bir şey yaparsın
dedim?Yeğenini dövme işini bıraktı..Yeğeni de fırsat bu fırsat diyerekten
ipini koparıp kaçtı..Bana dönerek şerefsiz, ramazanda oruç
yiyor.Millete saygısı yok.Allah’tan korkmaz; kuldan utanmaz. Şaşırdım kaldım.
Bir çok akıllı orucu yemek için bin bir bahaneye
sarılırken şehrin delisi oruç tutuyordu. Orucunu yiyen deli ve felçli
olan yeğenini insanların inançlarına saygılı olmadığı için
dövüyordu..Kimileri de oruç tutmadığı gibi tutanları da yobaz diye
yaftalarken.Bir deli inanca saygıyı akıllılara öğretiyordu..
 

 

 

 

 

  TAVSİYE EDİN      GİRİŞ SAYFASI YAPIN        

                                                             RESİM GALERİSİ                İRTİBAT


   


ErzurumRehberi.net - 2004 - 2006
E-Mail :  [email protected]

Site Tasarım Ahmet AYGEN